Her insan için bayramın geldiğini anlamanın farklı yolları vardır. Kimisi için, evin her yerine yayılan annelerin güdümüyle gerçekleşen (nasıl bir cümle oldu bu?) "bayram temizliği" ile, kimisi için "yeni kıyafetler" alma teleşı ile, kimisi için takvimler, televizyonlar, sosyal medya, cep telefonları vs...
Benim için de bayramın geldiğini anladığım zamanlar mezarlıkla ilgili. Şimdi, mezarlıkla bayramın ne alakası olabilir diyebilir insan. Açıklayacağım efendim. Aradaki ilişkiyi açıklamadan önce belirtmem gereken birkaç nokta var. Şu sol taraftaki fotoğraf, iki hafta önce çekilmiş, gugıl sağolsun. Bu fotoğraftaki yer "Salihli Asri Mezarlığı". Evimin 7/24 manzarasıdır. Kapılarımız karşılıklı, aramızda cadde var sadece. Duvalarında gördüğünüz gibi çalışma var, bugün itibariyle hemen hemen bitmiş durumda, duvarlarını yenilediler, kırmızı küçük tuğlalalarla, şekil yaptılar mezarlığımıza. Bir evin mezarlığa karşı olması elbette ki birçok insanı ürkütebilir, hatta yıllardır, arkadaşlarımın bana yönelttiği soru da şudur; "Geceleri korkmuyor musunuz?" Sağolsunlar, istisnasız her biri sordu bu soruyu, ben de her defasında "Yok, niye korkalım ki?" diye cevap verdim. Mezarlık sessiz sakin bir yer, ölülerden hiçbir zarar gelmiyor, dahası yaşayanlar mezarlığa geceleri girip türlü işler çeviriyorlar. Mezarlıkla ilgili bütün anılarımı başka zamana bırakıyorum, bir gün detaylı bir şekilde "mezarlığı" anlatacağım. Bugün mezarlığa değinmemin asıl nedeni "bayram"ın geliyor olması. Evet, alakasına da gelirsek;
Bilenler bilir, adettendir, dini bayram arefelerinde "vefat etmiş yakınlar" ziyaret edilir. Benim manzaram olan, memleketimin mezarlığı da, 365 gün boyunca, en yoğun günlerini dini bayram arefelerinde yaşar. Hatta 3 gün öncesinden dolmaya başlar. Ama benim bayramın geldiğini anladığım anlar, insanların yoğun olduğunu görmem değil. Bambaşka bir şey.
Koyduğum fotoğrafa dikkatlice baktığınız zaman, cadde boyunca gördüğünüz duvar kenarına, 3 gün öncesinden, kadınlı erkekli "Roman"ların doldurması. Bu roman, kitap olanı değil tabi. Bildiğimiz çingeneler. Gerçi bu güzelim kelimeyi de yasakladılar sanırım, ama hiçbir şekilde aşağılama amaçlı dile getirmiyorum burada, birbirlerine "çingene" diyorlar zaten. Neyse...Efendim, 3 gün öncesinden, Romanlar bu duvar boyunca, kapı önünden başlamak suretiyle "yer tutmaya" başlarlar. Geceleri de, yerlerini kaptırmamak için küçük bir sedir üzerinde, iki sandalyeyi birleştirip üzerinde, ya da yere bildiğimiz "döşek" serip yatarlar. Geceleri de hiç susmazlar, arada kavga ederler birbirleriyle paylaşılamayan "yer" için, arada da şarkı söylerler, ya da oturur muhabbbet ederler birbirleriyle. Amaç, mezarlığın en kalabalık olduğu bayram arefeleri ve bayram günlerinde en güzel yeri kapıp "ziyaretçiler"e çiçek satabilmek.
İşte, benim için bayramın geldiğini anladığım zamanlar, Romanların mezarlığın duvarlarının kenarlarına 4-5 günlük kamplarını kurmalarını başlamasıdır. Bu 4-5 günlük süreci izlemek oldukça zevklidir aslında. Özellikle geceleri, birbirleriyle kaldıkları zamanlar. Balkona çıkıp sigara içtiğim zamanlar, konuştuklarını, kavgalarını, şarkılarını, kahkahalarını, birbirlerine bağırmalarını izleyip dinlemeyi seviyorum. Bir gece, yoldan geçen bir çift, duvar kenarındaki çiçekçi kadından çiçek alacak, yanındaki sevgilisine (nişanlısı da olabilir) bir demet karanfil alacak olan adam, kadınla tam tamına yarım saat (30 dakika) pazarlık etti. Kadın 10 liradan aşağıya bir kuruş inmezken, adam da en fazla 5 lira vereceğini söyleyip durdu. En sonunda çiçekçi kadının dediği oldu, ve 10 liraya anlaşıp, çiçeği aldılar gittiler. Gecenin saat 2'sinde oldu bu olay geçen sene. Dün gece de, gecenin saat 4'ünde öyle bir kavga ettiler ki birbirleriyle bütün mahalle ayağa kalktı. Birbirlerine girmediler fakat, bağırmaları yetti. Bu kavga da "yer kavgası"ydı anlayacağınız üzere. Ve tam 24 dakika boyunca birbirlerine bağırıp durdular. Bunu, bir şikayet şeklinde söylemiyorum, yıllardır böyle bu durum, ve yer yer rahatsız edici noktalara geldiği zamanlar olsa da, gerçekten güzel bir renk getiriyorlar. Babamın tanıdığı bir adam var mesela çiçek satan, onun köşesi her sene belli, artık nasıl ayarlıyorsa, her sene giriş kapısının tam önünde sol kenarda şemsiyesini açıp kuruyor tezgahını. En güzel yer de onun bence. Anneme bu zamana kadar, normal zamanlarda tek bir çiçek aldığını hatırlamadığım babam, yıllardır bu çiçekçi adamdan, bayram günleri, bir tane karanfil alıp anneme verir. Bu da benim için bir bayram alametidir.
Sadece mezarlığın duvar kenarında değil, bizim evin önünden başlamak suretiyle, caddenin iki kenarında da sıralanırlar. Çoluklu çocuklu, kadınlı erkekli...Şimdi de, ben bunları yazarken (tam da mektup havası oldu şimdi, ben bu satırları yazarken diye) dışardan sesleri geliyor. "Bir karanfil 1 lira", "20 tane karanfil 6 lira" sesleri karışıyor, araba, insan seslerinin arasında. Mezarlık kalabalıklaşmaya başlıyor gitgide. Şehirdışından gelenler bugünlerde yoğunlukta, araba plakalarından anladığım bu. Her sene böyle dediğim gibi. Bu arefe günlerinde mezarlığa şehirdışından gelenler ziyarete geliyor. Bunu da yazın bir kenara.
Mezarlığa gittiğinizde dikkat ettiniz mi? Mezar başlarında özellikle, hep "selvi ağacı" vardır. Selvi ağaçları doldurur mezarları. Nedenini merak ettiniz mi hiç? Mezar taşlarının üzerinde de vardır, yeşil renkte çizilmiş, isimlerin üzerinde, ya da altında "selvi" ağacı vardır. Bunun nedenini, "tasavvuf"tan öğrenebiliriz. Bize de, zamanında "eski türk edebiyatı" hocamız anlatmıştı. Selvi ağacı, "arapça'daki elif harfine benzer", "elif harfi" de Allah'ın tekliğini temsil eder, ve Allah kelimesi de "elif" ile başlar...Vefat eden insan, Allah'ın birliğine kavuşur, "Mevlana'nın" "şeb-i arus" diye nitelendirdiği de, bu birliğe kavuşmaktır. İşte bu nedenlerle de, mezarlıklarımızda, mezarların başına "selvi ağacı" dikilir.
Bayram, mezarlık, Romanlar, tasavvuf, derken yine daldan dala atladık. Herkese şimdiden güzel bayramlar...
29 Ağustos 2011 Pazartesi
25 Ağustos 2011 Perşembe
boşluk
Gökyüzündeki boşluğa karışıp giden sözler, en güzel sözlerimizdir. Boşluğun içine süzülüp yokolması da bu yüzden canını sıkar insanın. Sıkmakla da kalmaz fazlasıyla üzer. Boşluğun içinde bizden süzülüp giden sözlerin üzerine katıp da bize çevirebilecek birisinin olmaması en çok üzen şeydir insanı.
Boşluğun derinliklerinde hiç kimsenin olmaması.
İnsanlarda bir kendini anlatma yarışı, sürekli bir şeyler söyleme derdi (bende de var bunlardan). Oturup karşısındaki insanı doğru düzgün dinleme isteğinde olan insan neredeyse hiç yok. İşte burada da bir "anlaşılamama korkusu" devreye giriyor. Oğuz Atay, Tutunamayanlar romanını yazdıktan sonra, hiçbir yayınevi kitabını basmaya cesaret edemiyor, her çaldığı kapı suratına kapanıyor. Kitabı basılsın, insanlar okusun beni "anlasın" derdinde en son çare olarak TRT'nin roman yarışmasına gönderiyor kitabı. Jürideki insanların kitabı sonuna kadar okumamasından korkuyor en çok. Yarışmayı kaybedeceğinden değil. Bunun için de Cevat Çapan'ı sokuyor devreye, jürideki tanıdıklarına rica etmesini istiyor; "kitabı kayırmasınlar ama okusunlar sonuna kadar". Çünkü biliyor ki bu ülkede edebiyat yarışmalarındaki jüriler kendi kafasındaki (ideolojisindeki) kitaplara ödül dağıtır. Bunu zamanında günlüğüne yazdığı şu notta belirtmiş. Benim ve yakın arkadaşlarımın sürekli olarak dile getirdiğimiz bir şey;
"birbirlerine ödül dağıtan, oyunun kurallarını bozmaya cesaret edemeyen kültür gangsterleri" (s. 138)
"Kültür gansgterleri" ne güzel bir tanımdır. Günümüzde de var bu, edebiyat ödülleri dağıtılıyor, bir ödül solu fikirde olan yazarlara, bir ödül dindar görüşlü yazarlara, bir ödül milliyetçi/muhafazakar yazarlara...Böyle böyle dağıtılıyor ödüller. Sonra neler oluyor? Bu ödülleri alan kişiler, ölüp gitmiş türk edebiyatının ağır kalemlerine olur olmadık yorumlar yapıyorlar. Maksat da tamamen "reklam". Adım duyulsun, kitaplarımı alsın insanlar. Bunun dışında da, bu sürekli gürültü yaratan "gereksiz sesler" yüzünden biz nice güzel kalemi okuyamıyoruz. Bu nice kalemlerin sesleri niye duyulmuyor? Adamların derdi isimlerini duyurmak değil ki. Yazıyorlar, bir şeyler üretiyorlar. Birileri de gelip bir şekilde okuyor bu insanları. Gerçek edebiyat severleri bir şekilde ulaşıyor bu "adı sanı pek duyulmayan yazar"a.
Aynı şekilde, Oğuz Atay'a her kapı yüzüne kapanırken, hiç bilinmedik bir yayınevinin (Sinan Yayınları) sahibi, bir şekilde kitabını okuyor TRT roman ödülünü kazandığını duyup da ulaşıyor kitaba. Ve dükkanının karşısında da Oğuz Atay'ın Topoğrafya kitabını satan bir kitabevinden, şans eseri, tanıyor ve bir şekilde ulaşıyor Oğuz Atay'a ve kitabını basmak istediğini söylüyor. Ve ilk basımda da 5000-6000 kadar kitap basılıp satılıyor. Tutunamayanlar'ın basım aşaması böyle.
Yani, ben ipin ucunu yine tutamayıp olmadık yerlere geldim yine. Ama diyeceğim şuydu, ortalıkta bir sürü gereksiz ses var, hep vardı ileride de hep olacak. Ama onlar istediği kadar yırtınsın, siz kulağınıza almak istediğiniz sesleri gidip buluyorsunuz bir şekilde. Gökyüzüne boşluğa saldığınız sözleriniz, ne olursa olsun, gitmesi gereken kulaklara gidiyor. Değeri veriliyor. Arasından geçtiği "kuru gürültü"yü o kadar kafaya takmaya gerek yok. Onlar başlangıçtan bu yana sürekli tepiniyor birbiriyle.
Boşluğun derinliklerinde hiç kimsenin olmaması.
İnsanlarda bir kendini anlatma yarışı, sürekli bir şeyler söyleme derdi (bende de var bunlardan). Oturup karşısındaki insanı doğru düzgün dinleme isteğinde olan insan neredeyse hiç yok. İşte burada da bir "anlaşılamama korkusu" devreye giriyor. Oğuz Atay, Tutunamayanlar romanını yazdıktan sonra, hiçbir yayınevi kitabını basmaya cesaret edemiyor, her çaldığı kapı suratına kapanıyor. Kitabı basılsın, insanlar okusun beni "anlasın" derdinde en son çare olarak TRT'nin roman yarışmasına gönderiyor kitabı. Jürideki insanların kitabı sonuna kadar okumamasından korkuyor en çok. Yarışmayı kaybedeceğinden değil. Bunun için de Cevat Çapan'ı sokuyor devreye, jürideki tanıdıklarına rica etmesini istiyor; "kitabı kayırmasınlar ama okusunlar sonuna kadar". Çünkü biliyor ki bu ülkede edebiyat yarışmalarındaki jüriler kendi kafasındaki (ideolojisindeki) kitaplara ödül dağıtır. Bunu zamanında günlüğüne yazdığı şu notta belirtmiş. Benim ve yakın arkadaşlarımın sürekli olarak dile getirdiğimiz bir şey;
"birbirlerine ödül dağıtan, oyunun kurallarını bozmaya cesaret edemeyen kültür gangsterleri" (s. 138)
"Kültür gansgterleri" ne güzel bir tanımdır. Günümüzde de var bu, edebiyat ödülleri dağıtılıyor, bir ödül solu fikirde olan yazarlara, bir ödül dindar görüşlü yazarlara, bir ödül milliyetçi/muhafazakar yazarlara...Böyle böyle dağıtılıyor ödüller. Sonra neler oluyor? Bu ödülleri alan kişiler, ölüp gitmiş türk edebiyatının ağır kalemlerine olur olmadık yorumlar yapıyorlar. Maksat da tamamen "reklam". Adım duyulsun, kitaplarımı alsın insanlar. Bunun dışında da, bu sürekli gürültü yaratan "gereksiz sesler" yüzünden biz nice güzel kalemi okuyamıyoruz. Bu nice kalemlerin sesleri niye duyulmuyor? Adamların derdi isimlerini duyurmak değil ki. Yazıyorlar, bir şeyler üretiyorlar. Birileri de gelip bir şekilde okuyor bu insanları. Gerçek edebiyat severleri bir şekilde ulaşıyor bu "adı sanı pek duyulmayan yazar"a.
Aynı şekilde, Oğuz Atay'a her kapı yüzüne kapanırken, hiç bilinmedik bir yayınevinin (Sinan Yayınları) sahibi, bir şekilde kitabını okuyor TRT roman ödülünü kazandığını duyup da ulaşıyor kitaba. Ve dükkanının karşısında da Oğuz Atay'ın Topoğrafya kitabını satan bir kitabevinden, şans eseri, tanıyor ve bir şekilde ulaşıyor Oğuz Atay'a ve kitabını basmak istediğini söylüyor. Ve ilk basımda da 5000-6000 kadar kitap basılıp satılıyor. Tutunamayanlar'ın basım aşaması böyle.
Yani, ben ipin ucunu yine tutamayıp olmadık yerlere geldim yine. Ama diyeceğim şuydu, ortalıkta bir sürü gereksiz ses var, hep vardı ileride de hep olacak. Ama onlar istediği kadar yırtınsın, siz kulağınıza almak istediğiniz sesleri gidip buluyorsunuz bir şekilde. Gökyüzüne boşluğa saldığınız sözleriniz, ne olursa olsun, gitmesi gereken kulaklara gidiyor. Değeri veriliyor. Arasından geçtiği "kuru gürültü"yü o kadar kafaya takmaya gerek yok. Onlar başlangıçtan bu yana sürekli tepiniyor birbiriyle.
24 Ağustos 2011 Çarşamba
hayatımdaki en güzel ömürden ömür götüren 30 dakikam
Bendeki bu halleri artık anlamaya çalışmaktan vazgeçtim. Defalarca düzelteceğim demekten yoruldum, ama vazgeçmiyorum sanırım şu sorumsuzluklarımdan. Artık tam tersini söyleyeceğim belki bir işe yarar. Yoksa tutmuyor dikiş, her defasında tamam bu son demek de yaramıyor.
Kısa keseyim, bugün üds başvurularının son günüydü. Geçen hafta pazartesiden itibaren başlayan bir süre bugün itibariyle sona eriyordu. Ben sözde geçen hafta halledecektim bunu. Ama "yine" gizli kişiliğim ortaya çıkarak, ben her şeyden mahrum etti (ne güzel değil mi? bir aksilikte bile gizli kişiliğime suç atıyorum, özbenliğimi kurtarıyorum, aklıyorum kendimi. bazen gerçekten çok komiğim. evet.). Geçen hafta, anlayamadığım bir şekilde geçiştirmelerle geçti. Bu pazartesi yapacaktım "sözde" ama nedense hep uyuyakalıyorum.
Ve bugün son günüydü, Uyumamak için sabaha kadar kitap okudum. 8'e kadar dayanabildim, o halde. 8'den sonra da açtım televizyonu sabah haberlerini izliyorum. 9 oldu saat, yarım saat biraz uzanayım dedim. Saat 9:30'da kalkarım, hazırlanırım yarım saatte 10'da evden çıkarım. Öğle tatiline kadar da bankaya parayı yatırır eve dönerim diye hesapladım. Her türlü ihtimali göze alıp da, ne olur ne olmaz uyuyakalırım diye telefonun saatini kurup, elime sıkıştırdım. Evet, uyuyuş o uyuyuş. Sonra bir uyandım, saat 16:20. Yataktan nasıl sıçradığımı hatırlamıyorum. Telefonuma baktım, ne alarmı duymuşum ne sevdiceğimin 10'a yakın aramasını duymuşum, ne mesaj seslerini duymuşum. Ne bok yiyeceğim ben lan,hstir, lanet herif hep bu uykun yüzünden kaçırıyorsun her şeyi gibi laflar ederken kendime, bir taraftartan da hazırlanıyorum. Aklımda tamam hazırlanıyorum da banka kapanacak lan gibi düşünceler geçiyor bir taraftan. 5 dakika içinde hazırlandım nasıl olduysa, evin altındaki dükkanda çalışan bir çocuk var, hemen koştum yanına, işin yoksa beni motorla çarşıya at diye rica ettim. Bindik motora 5 dakikada bankadaydım bu arada saat olmuş 16:35. Bankada sıra yok allahtan, hemen sıra aldım, 10 dakika cehennem azabı gibi bir sıkıntıyla bekledim. Sıra bana geldi ve yatırdım parayı.
30 dakika geç uyansam kendimi yüksek bir yerlerden atabilirdim.
Şimdi ben bunları niye anlattım? Çok anlamsız geldi birden. Öyle basit sıradan, hiçbir önemi olmayan bir olay. Ama gelin bana sorun bir de, O geçirdiğim 30 dakikada ömrümden ömür gitti benim. Beynimin bu kadar hızlı bir şekilde çalışabildiğini unutmuşum ne zamandır. Her türlü olasılığı art arda sıraladı sağolsun. Bundan sonra böyle uyumak mı? Geberinceye kadar uyuyacağım, her türlü beyin fonksiyonum çürüyünceye kadar uyuyacağım! (Belki tersini söylersem etki eder o_O)
ya ben lan neyse bir şey diyemiyorum
Kısa keseyim, bugün üds başvurularının son günüydü. Geçen hafta pazartesiden itibaren başlayan bir süre bugün itibariyle sona eriyordu. Ben sözde geçen hafta halledecektim bunu. Ama "yine" gizli kişiliğim ortaya çıkarak, ben her şeyden mahrum etti (ne güzel değil mi? bir aksilikte bile gizli kişiliğime suç atıyorum, özbenliğimi kurtarıyorum, aklıyorum kendimi. bazen gerçekten çok komiğim. evet.). Geçen hafta, anlayamadığım bir şekilde geçiştirmelerle geçti. Bu pazartesi yapacaktım "sözde" ama nedense hep uyuyakalıyorum.
Ve bugün son günüydü, Uyumamak için sabaha kadar kitap okudum. 8'e kadar dayanabildim, o halde. 8'den sonra da açtım televizyonu sabah haberlerini izliyorum. 9 oldu saat, yarım saat biraz uzanayım dedim. Saat 9:30'da kalkarım, hazırlanırım yarım saatte 10'da evden çıkarım. Öğle tatiline kadar da bankaya parayı yatırır eve dönerim diye hesapladım. Her türlü ihtimali göze alıp da, ne olur ne olmaz uyuyakalırım diye telefonun saatini kurup, elime sıkıştırdım. Evet, uyuyuş o uyuyuş. Sonra bir uyandım, saat 16:20. Yataktan nasıl sıçradığımı hatırlamıyorum. Telefonuma baktım, ne alarmı duymuşum ne sevdiceğimin 10'a yakın aramasını duymuşum, ne mesaj seslerini duymuşum. Ne bok yiyeceğim ben lan,hstir, lanet herif hep bu uykun yüzünden kaçırıyorsun her şeyi gibi laflar ederken kendime, bir taraftartan da hazırlanıyorum. Aklımda tamam hazırlanıyorum da banka kapanacak lan gibi düşünceler geçiyor bir taraftan. 5 dakika içinde hazırlandım nasıl olduysa, evin altındaki dükkanda çalışan bir çocuk var, hemen koştum yanına, işin yoksa beni motorla çarşıya at diye rica ettim. Bindik motora 5 dakikada bankadaydım bu arada saat olmuş 16:35. Bankada sıra yok allahtan, hemen sıra aldım, 10 dakika cehennem azabı gibi bir sıkıntıyla bekledim. Sıra bana geldi ve yatırdım parayı.
30 dakika geç uyansam kendimi yüksek bir yerlerden atabilirdim.
Şimdi ben bunları niye anlattım? Çok anlamsız geldi birden. Öyle basit sıradan, hiçbir önemi olmayan bir olay. Ama gelin bana sorun bir de, O geçirdiğim 30 dakikada ömrümden ömür gitti benim. Beynimin bu kadar hızlı bir şekilde çalışabildiğini unutmuşum ne zamandır. Her türlü olasılığı art arda sıraladı sağolsun. Bundan sonra böyle uyumak mı? Geberinceye kadar uyuyacağım, her türlü beyin fonksiyonum çürüyünceye kadar uyuyacağım! (Belki tersini söylersem etki eder o_O)
ya ben lan neyse bir şey diyemiyorum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)