Sayfalar

17 Ocak 2012 Salı

Her şey çok hızlı.

Akıp giden bunca anlamsız görüntülere, seslere, durumlara, can yakan, aklı yoran her şeye, tembelliğimle, hareketsizliğimle karşı koymaya çalışıyorum. Uykularımı, uyuyup uyanmalarımı yavaşlatmaya çalışıyorum. Bunların arasında kalan, hayat denilen akıp giden her şeyin içindeki ayrıntıların hızına yine yetişemiyorum. Durup düşüneyim diyorum da, kolayca yakalayamıyorum.

Çöller en uygun yer. Zamandan ve hareketten soyutlanmış, kaybolmak için en iyi yerler. Hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir şeyin akmadığı yerlerde; çok önceleri görülmüş görüntüleri, duyulmuş sesleri, maruz kalınmış durumları, can yakan, aklı yoran, sevindiren, mutlu eden her şeyi yaşamanın tadına varabilirim.

Benim ilacım çöl, ama dayanabileceğimi zannetmiyorum.
(Bu cümlemin üstünde dikkatle durulmasını rica ediyorum, bu bir vasıfsız blog yazarının acınası çırpınışıdır).




Klip başlı başına, her karesinden binbir anlam çıkarılabilecek cinsten. İzleyip izleyip çöle kaçasım geliyor, ki bu kendimi en güzel aldatmalarımdan bir tanesi.(ki bağlacıyla bu aralar sorunum olduğundan bahsetmiş miydim?)

(Bazen -bazan- saçmalamak insana çok iyi gelebilir)

7 Ocak 2012 Cumartesi

Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (Maraz-ı Edebiyat)

Tamam başlık ilk başta anlamsız gibi duruyor ama içeriğini birazdan yazacağım. Daha anlamlı hale bürünecek. Yoksa, şu haliyle sanki 50-60 yaşına gelmişim de, geçmişten hikayeler anlatıyormuşum gibi durdu. Aslında neden olmasın? Yaşlı insanların, gençliklerini özlemle anıp da, eski günlerini düşünmeleri oluyor da; genç bir insanın kendisini yaşlandırıp da, yaşlı halindeyken bu günlerine eğilmesi olamaz mı? -cümlem çok da güzel oldu-. Benim bu başlıklarla bir alıp veremediğim var ama çözemedim hala. Hayırlısı.

Yine uzun zamandır blogla ilgilenemiyorum. İlgilenemiyorum değil aslında, daha çok hiçbir şey yapmaya isteğim olmadığından, hiçbir şey yapamıyordum. O yüzden birkaç aydır yazılan, çizilen takip ettiğim blogları okuyamadım. Neler kaçırdığımı düşünmek bile istemiyorum. Ama, yavaştan açıklarımı kapatmaya başladım. O yüzden, şu yazıyı okuyup da, takip ettiğim blog sahipleri olursa kendilerinden özür diliyorum buradan.

Geçen günlerde hiç tanımadığım bir insandan bir mail geldi. Blogumdaki yazılarla ve benle ilgili. Mailin geliş zamanı ve benim o maili okurkenki halim görülmeye değerdi. Hayatta böyle güzel şeyler de olabiliyor. Hiç tanımadığınız bir insan sizi günün birinde nedensiz bir şekilde fazlasıyla mutlu ediveriyor. Hayat diye buna derim ben. Sesinize karşılık, insanların size ses etmesi kadar güzel bir şey yok şu dünyada. Bir de, mailin geldiği zaman içinde bulunduğum gereksiz bunalımı düşünürsek, mailin bünyemde yarattığı o mutluluğu tarif edebilmem çok zor.

Onun dışında hayatıma tuhaf yenilikler de geldi. 26 yıllık ömrümde "gözlük" kullanmayan ben, gözleri "taş" gibi olan ben, bundan gayrı "sol göz astigmat, sağ göz de miyop" olan bir insan olarak varlığımı devam ettirmekteyim. Ve tabi bunun yanında aksesuar niteliğinde olmayıp da parçam olması gereken bir "gözlük" var. Artık hayatıma 4 (dört) göz bir şekilde devam etmekteyim. Gözlük kullananların sıkıntılarını şimdi daha iyi anlayabiliyorum. İnsan kendisini resmen, dar bir kafesin içinden dış dünyayı izliyormuş gibi bir ruh hali içinde oluyor. Hala alışamadım. Hokkabaz filmindeki İskender gibi "istediğim zaman gözlüğü bırakırım" da diyemiyorum. Seve seve kullanıyorum. Bazı rivayetlere göre de (bu rivayetler de bildiğiniz en yakın arkadaşlarım tarafından dile getirildi), gözlüğü takınca çok ciddi bir insan imajı veriyormuşum ve benimle konuşurken insanlar ciddileşmek zorunda kalıyorlarmış. Çok eğlendim bunu duyunca. Ama gözlük hala eğlenceli değil.

Yazının aslını teşkil eden konuya geçmeden önce de, iki gün önce varlığından haberdar olduğum bir şey üzerine yazayım. İki gündür dışarıda delicesine yağmur olmasına rağmen, ben odamda kitap okurken, film izlerken ya da müzik dinlerken, bu sesleri dinliyorum arka planda. Yarabbim o ne huzur!!!! Bu şey aslında uzun zamandır varmış, ama okuyup da varlığından haberdar olmak isteyenler için ben yine de yazayım; "otururken, uzanırken, uyurken, şekerleme yaparken, kitap okurken, müzik dinlerken, film izlerken" arka planda doğa sesleri isteyenler şöyle buyursunlar;

http://naturesoundsfor.me/

Çeşit çeşit doğada bulunan seslerden kendinize göre bir karışım yapıp, arka plana atıyorsunuz. Ondan sonra ne sinir, ne stress, ne uykusuzluk kalıyor. Misler gibi. Yağmur, rüzgar, dalga ve gök gürültüsü dörtlüsü oluşturup çok güzel bir karışım hazırladım kendime. İki gündür hep o var.

Gelelim yazının asıl konusuna. Benim içim dışım aylardır Yakup Kadri Karaosmanoğlu oldu. Ben bu haldeyken, blog niye eksik kalsın değil mi? Birazcık da burayı boğayım ben dedim. Yakup Kadri'nin "Gençlik ve Edebiyat Hatıraları" adındaki kitabını okuyamamıştım. İki gündür neredeyse bitirdim kitabı. Yakup Kadri, gençliğinden itibaren yakınlık kurduğu dönemin edebiyat isimlerini birer başlık altında toplayıp, onlarla olan hatıralarını kaleme almış. Çok da güzel yapmış. Öyle kuru kuru anılar yok. Yer yer kahkahalarla güldüren, yer yer hüzünlendiren, yer yer düşündüren hatıralar. Açıkçası okurken, kıskanmadım değil. "Yahu adamlar neler neler yaşamış beraber, başlarından ne çok olaylar geçmiş. Hepsi birer hikaye!" deyip durdum okurken. Kitapta anlattığı kişiler; Mehmet Rauf, Şahabettin Süleyman, Refik Halit, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret, Abdülhak Şinasi Hisar, Halide Edip Adıvar.  Açıkçası beni en çok güldüren bölümler Şahabettin Süleyman, Refik Halit ve Ahmet Haşim bölümleriydi. Bu adı geçen yazarların, hiçbir yerde bulamayacağınız, yaşadıkları maceralar var kitapta. Bir nevi, bugünlerin magazin servisleri gibi. Ama tabi, daha yüksek seviyelerde olanlarından. Ahmet Haşim bölümünde de, Ahmet Haşim'in kendisini çok çirkin görmesi ve bu duygularını o zamanlar en yakın arkadaşı Yakup Kadri'ye anlatması. İntihar teşebbüsünün gerçekleşememesinin komikliği. O kadar kendisini çirkin hissetmesine rağmen kadınlara olan düşkünlüğü, ama bir kadınla evlenmek istemesine rağmen, onlarca kadını nasıl da evlenmeden önce son anda nasıl bıraktığı. İnsanlara neden/nasıl darılıp gücendiği vs. Her ayrıntısını okumak çok keyifli. En çok güldüğüm kişi ve aynı zamanda da en çok üzüldüğüm kişi de, Ahmet Haşim oldu. Çanakkale Savaşı'nda cephede en önde olmasına rağmen, dönüşünde arkadaşlarının kendisinden kahramanlık hikayelerini anlatmasını beklemesi ve buna karşılık onun arkadaşlarına verdiği o müthiş cevap. Kendisi, bir şair olarak, cephede en önde savaşmasına rağmen, cephe gerisinde savaşı görmemiş şairlerden, kahramanlık şiirleri bekleyen devlet. Kendisi Bağdat'lı bir Arap olması sebebiyle, milli duyguları uyandırabilecek şiirler yazamaz diye geri plana atılması vs. İçinde ne ararsanız var. Bölüm bölüm, çok komik olaylar var ama burada benim bahsetmek istediğim, okuduktan sonra tam aralıksız yarım saat boyunca güldüğüm bir olay;

Olay kısaca, Fecr-i Âti döneminin başlarında geçiyor. Fecr-i Âti topluluğundan Şahabettin Süleyman Çıkmaz Sokak (iki lezbiyeni konu edinen, yani sevicilik üzerine) ve Siyah Süs (haremdeki zenci bir haremağası ile bir cariye arasında olan aşkı konu edinen) adlı tiyatro eserlerini yayınlamasının ardından, topluluğa yöneltilen eleştiriler şiddetlenmektedir. En sert eleştiriler de o dönemde yaşayan meşhur hicivci, Şair Eşref tarafından gelmektedir. Eşref adındaki dergi sürekli olarak Fecr-i Âti'ye ve Şahabettin Süleyman'a saldırır. Fecr-i Âti topluluğundaki kişiler de bir gün Eşref dergisini basarak olay çıkartır (tabi aralarında Yakup Kadri de var). Bu olay mahkemeye kadar gider. Bundan sonrası tamamen alıntıdır;

--------------------------------------------------------------------------

"Lakin bu mahkeme ilk duruşmadan itibaren adalet anallerinde misli görülmemiş bir komedya haline girmiştir. Şöyle ki, mahkeme başkanı her nedense bizim adlarımızı Farsça kaidelere göre birer "terkib-i vasfî" (sıfat tamlaması) şekline sokarak "Tahsin-i Nahid", "Hamedallah-ı Subhî", "Refik-i Halid", ve "Yakub-u Kaderî" diye telaffuz ediyordu. biz de kendimizi kahkahalarla gülmekten zor tutarak sanık sıralarına dizilmiştik. Fakat, asıl en gülünç hadise Eşref dergisi sahibinin vakaya şahit olarak gösterdiği Baha Tevfik'in hakimleri şaşkına çeviren ve arkamızdaki dinleyicileri kızdıran ifadelerinden doğacaktı. Baha Tevfik, Alman filozofu Buchner'in Madde ve Kuvvet adlı eserini dilimize çevirmekle ve zamanına göre pek acayip sayılan paradokslar yapmakla tanınmış bir yazardı ve benim de İzmir İdadisi arkadaşlarımdandı. Hâlâ gözlerim önündedir: Gayet ağır adımlarla ve bir profesör ciddiliğiyle hakimlerin önüne gelmiş ve aynı tavırla yemin ettikten sonra şöyle demişti:

"Muhterem hakimler heyeti; ifademi vermezden evvel sizlere bir hususu arz etmek isterim: Maraz-ı edebiyat denilen bir ruhî hastalık vardır. Buna müptela olanlar -ki onlardan biri de bendenizim- hakikati hayalden bir türlü ayıramazlar. Binaenaleyh, (bizi göstererek) bu zevatı ben Eşref mecmuası idarehanesinde mi gördüm, başka bir yerde mi? İçlerinden hangisi ne demişti? Hangisi kimin üstüne bastonla yürümüştü? Bilmiyorum. Bütün bu vakaya dair hatıralarım zihnimin içinde dans ediyor."

Bunun üzerine, başhakim, Baha Tevfik'i daha ziyade konuşturmağa lüzum görmeyerek arkadaşlarıyla birkaç dakikalık bir danışmaya çekilmiş ve davayı şu şekilde bir neticeye bağlamıştı:

"İş bu davanın mesnedi (dayanağı) hayalâttan ibaret olduğu anlaşılmakla maznunların beraatine ve mahkeme masraflarının müddeiden tahsiline karar verilmiştir." (Gençlik ve Edebiyat Hatıraları s.38)

Bu kısma aralıksız tam yarım saat boyunca güldüm. İnce zekanıza kurban olurum.

----------------------------------------------------------------------------


Not: Blogun başlığı aslında "Maraz-ı Edebiyat" olacaktı. Dalıp gitmişim, iyi oldu çok da güzel oldu değil!!! Olmadı ama bu şimdi. Hepimiz birer Maraz-ı Edebiyat mağduruyuz!!!