Sayfalar

26 Aralık 2011 Pazartesi

Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki!

"Eline tutuşturulmuş silahla ateş edip düşmanları öldüren bir askere, aslında her zaman, toprağı elden geldiğince iyi bir şekilde ekip biçen köylüden daha büyük bir vatansever gözüyle bakılır, çünkü köylünün yaptığı işin yararını yine kendisinin gördüğü düşünülür. Ve ne acayiptir ki, bizim çapraşık ahlak anlayışımızda bizzat sahibine iyiliği dokunup yarar sağlayan erdem kuşkuyla karşılanır hep."

"Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki! Öldürme eylemini yalnızca o aptal savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında gerçekleştirmiyoruz. Çünkü adım başı bu cinayeti işliyoruz. Yetenekli gençleri çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorlayarak öldürüyoruz. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz. Toplum, devlet, okul ve kilisede ömrünü tamamlamış uygulamalara kararlı bir biçimde sırt çevirecekken, rahatımızı gözetip bunlara istifimizi bozmadan seyirci kalarak, riyakarlığa sapıp onaylar tavır takınarak öldürme eylemini gerçekleştiriyoruz."

"Barış bir idealdir, barış dile gelmez ölçüde karmaşık bir neşedir; şöyle bir üflemek canına okumaya yeter. Birbirine muhtaç iki insanın bile gerçek barış içinde yaşamaları seyrek karşılaşılan bir olaydır, üstesinden gelmek ahlak ve düşün alanındaki diğer bütün uğraşlardan daha güçtür."

"Henüz insan aşamasına ulaşmış değiliz, yalnızca insanlığa giden yolun üzerindeyiz."

(Hermann Hesse - Öldürmeyeceksin)

6 Aralık 2011 Salı

Bu insanlar pek tuhaf vesselam, yahut 27 yaşına doğru krizler eşiği, O da olmadı akla gelen her türlü düşünceyi barındıran bir yazı, O da mı olmadı al sana Şiir İkindileri

Bu sefer başlığı, yazıyı yazmadan önce koydum. Başlık, bir yazı için gerekli midir? Yoksa keyfiyetten mi konur? Bu soruların hiçbir önemi yok. Önemli olan içerik. Karman çorman bir şekilde sağa sola dağılmış düşünce/hayal parçacıkları. Ben şair olsam lafın gelişi, şiirlerime başlık koymazdım. Şiirin dipsiz bir okyanus olduğunu göz önünde bulundurarak, bir başlık koyarak, okuyanları yönlendirmek istemezdim. Bu şiir konusunun burada altını kalınca çiziyorum, birazdan etraflıca anlatacaklarım var. Ama birazdan. Ondan önce yazmak, anlatmak istediğim birçok şey var.

Ben aylardır ne yaptığımı bilmiyorum. Özellikle "haziran ayı"ndan beri, tamamen geriye doğru giderek yaşam savaşı veriyorum. Yaşam savaşı dediysem de, sanki çok mühim zorluklarla başediyormuşum gibi konuştum. Öyle değil haliyle. Benim savaşım genellikle "kendim"le oluyor. En büyük düşmanım "benim". Kendime, başkalarına yapamayacağım kötüleri yapmakla övünürüm. Öyle ki, arada sapıtıp (ÖZGÜRLÜK SAPITTIRIR!), ölçüyü kaçırdığım zamanlar olur. İşte bu haziran ayından bu yana, kendime yaptıklarım (aslında hiçbir şey yapamamam söz konusu) haddi hesabı yok. Çetelesini tutmaya kalkasam, ne kağıt yeter ne de mürekkep. Ama, arada durup düşündüğüm vakitlerde, ben bu durumlara düşmekten kendimi alamıyorum. Neyse ki tek tesellim, bu sefer kendimden başka kimseye zarar vermeden atlatmaktayım. Bu benim için fazlasıyla sevindirici bir şey. Zararlarıma gelince, "hiçbir şey yapmamak, tamamen bomboş şeylerle uğraşmak, yapmam gereken tonlarca şey varken bunları elimin tersiyle itip olmadık işlere zaman ayırmam" vs. Bir nevi "depresyon havaları". Bu depresyon havalarını seven tek kişi ben değilim tabi ki, "Abuk bir günün Negatif tutanakları"nı hazırlayan topu topu iki kişiyiz. Biz bu havaları sevmeyeceğiz de kimler sevecek başka? Yalnız ikimiz de farklı yaşıyoruz bu havaları.

Ben bir yazı yazarken, her zaman Coldplay dinliyorum. Nedenini gerçekten bilmiyorum ama yazı yazmaya hazırlanırken, listeden seçtiğim tek Coldplay oluyor. Daha rahat hissettiriyor yazarken. Yazmak istediğim şeyleri, daha kolay aklımda sıralamamı sağlıyor. Bu gereksiz bir bilgi. Herkesin "gereksiz bilgileri" vardır, kendine özgü. Hatta herkesin bir sırrı vardır. Ben sırlarımı gelecek için saklıyorum. "Bir sırrı iki kişi biliyorsa, o sır değildir" sözüne inat, gelecekte, yazmak istediğim sırlarımı yazınca, iki kişi değil, binlerce kişiye anlatmak istiyorum. Binlerce de olmasına gerek yok, birkaç kişi olsa da olur. Önemli olan o değil. Önemli olan, o sırları anlatma fırsatını yakalayabilmek. Herkes "güzel bir şekilde sır anlatamaz". Bu sırlardan bile mahrumum aylardır. Nedeni çok basit, sır düşenecek halim bile yok. Öyle ki, koca yaz mevsimim evde bomboş oturarak, beklediğim bir şey olmadı diye kendi kendime yas tutmakla geçti. Sabahlara kadar oturdum, gecelere kadar dışarda sürttüm. Sabahlara kadar uyumadım. Ve o yaz mevsiminden arta kalan alışkanlıkla, hala daha sabaha kadar oturduğumda, sabahı "Ntv spor kanalındaki 7/10" adlı bir programla sonlandırıyorum. Bomboş bir program, en sevdiğim tarafı izlerken hiçbir şey düşünmemenizi sağlıyor. Hafta içi hergün yayınlanıyor saat 7'de başlayıp 10'da bitiyor. Spor programı dediysek bu ülkedeki tek spor dalı "futbol" üzerine genellikle. Ondan sonra "Trt spor kanalındaki Spor Manşet" programını izliyorum. O da 10:15'te başlayıp, 12:15'te bitiyor. Bu ülkedeki en güzel uyuşturucunun futbol olduğu gerçeğini geçtiğimiz yaz mevsiminde her Allah'ın günü defalarca deneyimleyerek yeniden öğrendim. Açıkçası hiç gocunmuyorum. Hala da arada izliyorum. Bazen düşünmemek iyi geliyor. Özellikle uyku tutmadığı vakitlerde. Aylardır, ülkede meydana gelen futbolla ve sporla ilgili ne varsa hepsini kazıdım beynime. Bir bilgi yarışmasına katılsam ve şu son 6 aylık zaman diliminden sorular sorsalar bilemeyeceğim soru yok. Onun dışında Football Manager oyunundaki kariyerime devam ettim. İspanya diyarından Villarreal adlı takımımla başarıdan başarıya koştuk. Nice futbolcular keşfedip, yetiştirdim. Hep beraber başarıdan başarıya koştuk. Çoğu emekli oldu, başka takımlara teknik direktör oldular, ben hala takımımın başındayım. Çok hüzünlü günlerdi. Arada şımarıp basına demeç verdikleri oluyor "Emrah hoca akıllı olsun, haftaya mağlubiyet tattıracağız" diye. Anında basıyorum demeci "Akıllı olun hepiniz! Alayınız benim elimde yetiştiniz. Sizin ciğerinizi biliyorum ben. Sizi bu günlere ben getirdim. Vefasızlık yapmayın!" diyerek ağızlarının payını veriyorum. Tabi 8-9 sezonda elde ettiğim başarılar sonunda, ki bunlara "la liga şampiyonlukları, UEFA kupası şampiyonlukları, Şampiyonlar Ligi Şampiyonlukları, Kıtalararası Şampiyonluklar" dahildir, en sonunda adıma 48.000 kişilik stad yaptılar. O anı hala unutamam. Gözlerim doldu resmen. Evet, benim geçirdiğim günlere özet niteliğinde küçük bir örnektir bu, nelerle uğraşıyorum, nelerle mutlu oluyorum....Ama yıllardır vazgeçemediğim tek şeydir şu Football Manager oyunu. Sanırım, 40-50 yaşlarına geldiğimde bile yine aynı heyecanla oynarım.

Bunların dışında, neredeyse 6 aydır tek bir kitap bile okumadığım gerçeği mevcut. Bu nasıl olur? Ben bu soruyu çok sordum kendime. Elime alıp okumaya çalıştığım çok kitap oldu, hepsini bir iki sayfa okuyup kenara koydum yine. Dediğim gibi, bu zamanlar benim en tehlikeli zamanlarım. En sevdiğim şeyleri bile yaptırtmıyorum kendime. Okumadan yazılmayacağı için de, hiçbir şey de yazamıyorum. Ama bunun da önüne geçtim, Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies)'nı okuyorum. Okurken düşündüğüm tek şey, ben bu kitabı okumak için neden bu kadar geç kaldım oldu. Sevdiceğim de olmasa kitap okumayı bile akıl edemeyeceğim. Yalnız kitabın baskısı bir acayip. Kitabın kapağında, kitap ismi olarak "İşte Bizim Dünya" yazıyor. Çevirmen ve yayınevi bu ismi kullanmayı tercih etmiş okuduğum kadarıyla. Güzel bir kitap. Eski muhteşem, hızlı ve kitapkurdu halime beni yeniden getirmesini temenni ediyorum.

Kitap, yazmak derken asıl konumuz şiir'e gelmeden olmaz. Zaten en başta belirtmiştim. Açıkçası, bu konu hakkında pek yazasım yoktu. Söylemek istediklerim bende kalsın diyordum da, fazla dayanamayacağım sanırım. Birileri konuşmalı bunu.

Benim doğup, yaşadığım ilçede (Manisa/Salihli), yıllardır süregelen bir etkinlik var. Şiir İkindileri adında. Birisi sonbaharda, birisi ilkbaharda olmak üzere yılda iki kere düzenleniyor. Bu yıl da, 46.sı düzenlendi. Yıllardır gidemiyordum. Her gitmek istediğimde, benden kaynaklı hep bir aksilik çıktı. Ya benim her zaman girmeye hükümlü olduğum sınavlar yüzünden gidemedim, ya da bambaşka sorunlar çıktı vs. Bu yıl da haftalar öncesinden ayarladım kendimi. Negatif Bey ile sözleşip gitmek için hazırlıklarımızı yaptık. Az çok hatırlıyorum, yıllar evvel ne şairler geldi, geçti bu etkinliğe. http://tr.wikipedia.org/wiki/Salihli_%C5%9Eiir_%C4%B0kindileri . Buradan da görebileceğiniz üzere, nice büyük isimler geldi geçti. Yıllar evvelden bir ikisine şahit olmuşluğum var. Benim aklımda kalan Şiir İkindileri, yıllar evvelindeki haliyleydi. Tadı damağımda kalan etkinlikler oldu. Önceleri fazlasıyla güzel bir etkinlikti bu Şiir İkindileri. Ve en güzel tarafı da, aralıksız bir şekilde yıllardır devam etmesi. Ama keşke o şekilde devam ettiğini görmüş olsaydım. Yıllardır aksamadan yapılan böyle güzel bir etkinlik, nasıl ayaklar altına alınabilir uzun yıllardan sonra tekrardan katıldığımda gördüm.

Bilmiyorum, çok büyük bir beklenti içerisine girmek gerekir mi böyle zamanlarda. Günlerdir kendime sorup duruyorum. Nice umutlarla gidip de, tamamen hayal kırıklıklarıyla döndüğüm bir etkinlik oldu. "Şiir" adını taşıyan bir etkinlikte, "şiir" namına hiçbir şeyin geçmemesi gerçekten üzücüydü. 8 tane şair vardı (bunların arasından bir tanesini ayırıyorum, onu dinlemek için de gitmiştik). Dionysos Şiir Ödülü'nü alan Nihat Behram ve Dionysos Sanata Emek Ödülü'nü alan Rutkay Aziz de vardı. İzmir'den, Manisa'dan otobüsler kaldırılarak insanların geldiği bir etkinlik bu. Belediye şehir tiyatrosu salonu hınca hınç dolu. İnsanlar şiir dinlemek için gelmişler. Ama koskoca salonda, şiirden çok "şair" vardı. Bizim ülkede böyle, "şiirden çok şair" barındıran bir memleketiz. 8 amatör şair üzerinde pek durmayacağım. Etkinlik öncesinde bize dağıtılan kitapta, şiirleri mevcut hepsinin. Şiir demeye bile dilim varmıyor. Özel şiir ödülünü alan Nihat Behram'a ise, söyleyecek bir şey bulamıyorum. Koca salonun, Nihat Behram şiirinin ne gibi tatlar aldığı hala kafamı kurcalıyor. Etkinlik arasında, o 20 dakikalık arada birkaç insanla konuştum. Nihat Behram'ı öve öve bitiremediler. Anlattıkça anlattılar "yok efendim, günlük konuşma dilini öyle güzel kullanıyor ki, güzelim şiirler yazıyor, şöyle yapıyor böyle yapıyor vs". Cevabım sadece şuydu;

"Peki, ama lütfen şuna cevap verin, bu şiirlerde imge nerede? Yaratılmaya çalışılan (ve haliyle başarılamayan) ÜSTDİL nerede?"

Kimse cevap veremedi. Tam tamına 4 saatlik bir işkenceye maruz kaldık Negatif Bey'le beraber. Benim anladığım tek şey, salonu dolduran insanların şiir dinlemek istemekten çok, "propaganda izlemeye" gelmiş olmalarıydı. Şu hayatımda en nefret ettiğim tek şey, politika, siyaset. Ve bu kımıl zararlısı şeylerin "edebiyat, şiir" gibi güzelim şeylere girmesinden, insanların zorla, bunları şiire edebiyata katmaya çalışmalarından ölesiye nefret ediyorum ki. Bunlar katıldığı zaman, yapılan, ortaya konan ürün "edebi bir eser"den öte, tamamen propaganda amaçlı bir ürün oluyor. Sağı-solu-dincisi alayı için söylüyorum bunu. Ve koca 4 saat boyunca şiirden çok, alt-alta sıralanmış devrik cümleler, imgesiz dizeler, ruhsuz, yüksek bir kürsüden aşağıdaki insanlara, kürsüye yumruk vura vura "yapmayacaksın!!!, yapacaksın!!!" türünde emirler yağdıran, bağıran çağıran saçmalıklar dinledik. Bu etkinliğe "İlhan Berk" gibi bir ŞAİR geldi vefat etmeden önce. Hiç mi utanmaz insan şiir/şair seçerken? Ben her zaman, şiirle ilgili konuştuğum zaman söylediğim şey şudur;

"Bu ülkede, şiir denilen şey, İkinci Yeniciler ve son zamanda da İsmet Özel'dir!"

Şiirde modernizm denilen şeyi yakalayabilmiş olan İkinci Yeniciler'dir. Yahya Kemal ile başlayan süreç, zannedildiğinin aksine Garipçiler'le değil, İkinci Yeniciler'le yakalanabilmiştir. Arada Nazım Hikmet'i hatırlatmakta fayda var ama onun da etkisi Yahya Kemal'in açıp çok az araladığı kapıyı birazcık açmaktan öteye gidememiştir, Garipçiler de biraz ötelemişse de tam başarıya ulaşamamış ve İkinci Yeniciler gelip noktayı koyarak Türk Şiiri'ni Modernist bir çizgiye tam anlamıyla taşımışlardır. İkinci Yenicilere zamanında savaş açan Attila İlhan ve her ne kadar sevmesem de, Yeraltı Şiirinin gözümde tek neferi olan Küçük İskender'i de burada anmakta fayda var. Bu adamlar Türk Şiirini işleyen ŞAİRLER. Bu şairlerin ortak noktaları şu ki hepsi, "gelenek"i bir şekilde özümsemişlerdir. Gelenekten kastım, "DİVAN ŞİİRİ". Moderni yakalamanın yolu, GELENEKTEN geçer. Hani birçoğumuzun burun kıvırdığı o Divan Edebiyatı, bu ülkede şair olmanın, en önemli basamağıdır. Elbette ki, bu divan şiiri tarzında yazmak değil. Divan şiirini hakkıyla okuyup bilgi birikim sağlamak. Divan Şiirine baktığımızda gerçekten de, dipsiz bir okyanustur imge konusunda. Özellikle Modernizmi yakalayan, İkinci Yeniciler'in hepsi Divan Edebiyatını hakkıyla özümsemiş insanlardır. Turgut Uyar'ın Divan'ınını burada özellikle belirtmekte fayda var. Türk Şiiri ve Modernizm konusunda bu ülkede yazılmış en sağlam kitap olarak Hasan Bülent Kahraman - Türk Şiiri - Modernizm - Şiir adlı kitabına iyice bakmakta fayda var. Ve tabi ki benim için, 80 sonrası en önemli şair olan İsmet Özel ise bambaşka boyutlara taşımıştır şiirimizi. Beğenen beğenmeyen herkes için söylüyorum. İsmet Özel'in kişiliği her nedense herkes tarafından sevilmese de (evet benim de ara ara ne diyor bu adam yahu! dediğim oluyor), İsmet Özel şiiri bundan yüzlerce sene sonrasında kalabilecek nadir şiirler arasında olacaktır. Onun dışında, günümüzde şairim diye ortalıkta dolanan, şiir yazan ama şiir konusunda "teorik bilgi" eksikliğinin altında ezilmekten dümdüz olan ama bu dümdüzeliğinin farkında olmayan nice insan var ki. Bir de bunlara çanak tutup pohpohlayan kesim var. Onların durumu daha vahim. Ben hiçbir şekilde, amatör şekilde şiirle uğraşıp kendi halinde bir şeyler yazmaya çalışanlara bir şey diyemiyorum. O bambaşka bir durum. Benim en çok kızdığım durum, henüz "şiir" nedir tam olarak kavrayamayan, sözcük sıralama becerisi olup da teorik bilgi anlamında yerlerde sürünen insanların, bu şekilde sahnelere çıkıp da, iki üç şiirini okuduktan sonra evet ben şu kadardır şiir yazıyorum vs demesi ve insanların bunları alkışlaması.

Yalan yok, her Türk genci gibi, benim de arada karaladığım şeyler oldu. Şey diyorum, çünkü onların başka adlandırması yok. Zamanında akla gelen birkaç sözcüğün alt alta sıralanmasından ibaret şeylerdi. Ara ara çevremden birkaç kişi de okudu beğendi çok güzelmiş dedi. Çok sevinmiştim, birazcık da umut doluydum ama, ne zaman ki tam anlamıyla şiiri anlamaya başladım. O koca yüksek duvarlar misali işin teorik boyutları yüzüme çarpınca ve büyük şairlerin şiirlerini "tam anlamıyla okuma"ya başlayınca, umudumu anında kendi ellerimle tükettim. Şair olmak, şiir yazmak başlı başına bilgi-birikim ve beceri işiydi. Şu saatten sonra da, şiir konusunda herhangi bir çabam olmaz. Bunun yerine de, şiir gibi çok ciddi bir konuda söylenmeyenleri dile getirmekte ısrarcıyım. Özellikle, sözcükleri alt alta dizmeyi şiir yazmak olarak gören insanlara aslında en büyük zararı veren pohpohlayıcılara karşı. Çok önceleri, Abuk Bir Günün Negatif Tutanakları adlı blogumuzda Negatif Bey'le gizlice başlattığımız bu kalem savaşını gerçek meydanlara taşımaya karar verdim. Bundan sonra, şiirimsiler ve şairimsiler karşısında susmak yok.

Günlerdir, katılmaktan bin bir pişmanlık duyduğum şiir ikindileri yüzünden perişan haldeyim. Kendi kendime kahroluyorum. Kahroluyoruz. Bir de işin en acıklı tarafı da, Şiir İkindileri'ne katılan şairlerin toptan Kars'lı olması. Şiir İkindileri'ni düzenlenmesinden sorumlu şahsın da Karslı olmasını öğrenince işin vahim tarafı su yüzüne çıkıyor. Karslı olmaya değil bu söylediklerim. Türkiye'nin dört bir tarafında düzenlenen böyle etkinliklerde/ödüllerde "al gülüm, ver gülüm" ilişkisi. Ahbaplık ilişkisi, çıkar ilişkisi, "aynı şeyin şeyiyiz" ilişkisi yüzünden şiir, hikaye, roman denilen ürünlerimiz yerlerde sürükleniyor. Ortadaki üründen çok, "bizim kafadanlık" devreye girince, o düzenlenen etkinliğin/ödülün hangi ciddi bir tarafından bahsedelim?? Nihat Behram'a tekrardan dönersek, 5-6 tane şiirini okudu. Sayısını hatırlamıyorum. Çünkü şiirini dinleyemedim. Nazım Hikmet gibi yumruğunu kürsüye vururmuşçasına söylenmeye çalışılan düşünceler, bağırırcasına, haykırırcasına söylem çabaları, imgeden, derinlikten yoksun alt alta sıralanmış devrik cümleler, akla o anda gelmiş havası yaratan ve olduğu gibi bırakılan sıralı sözcükler ve tabi şiire yoğun bir şekilde katılan siyaset. Çok güzel çabalar fakat Nazım Hikmet'in ucundan kıyısından bile geçemeyen şiirimsiler. Nazım Hikmet'in birkaç şiiri dışında çok sevmesem de, şiirlerinde öyle bir dil kullanıyor ki, şiirine katmak istediği siyaseti öyle güzelce yediriyor ki şiirine hakkını veririm her zaman. Çok ayrı bir yerdedir dediğim gibi sevmesem de. Ama Nihat Behram? Öncüllerini taklitten öteye gidemeyen şiirimsileriyle, haykırmaları ve şiirimsilerini okurkenki ekstaz halleri yordu bizi. Ve bir de ödül aldı. Hayırlı uğurlu olsun. Hayrını görsün. Bizim ülkenin gerçeği böyle işte, edebiyat ödülleri bile "aynı kafadanlık" üzerine veriliyor. Gözlerimizle de gördük etkinlik arasındaki o 20 dakika içerisinde. İnsanların çoğu Nihat Behram'ın şairliğinden çok "çok iyi solculuğu" üzerine övgüler dizdi. Başka tarafa gidin başka bir ödül de "çok iyi milliyetçi" veya "çok iyi bir dindar" olmak üzerine verilir. Bunun dışında, ortaya konulan "ürün"lere kimse bakmaya tenezzül etmez. Oysa baktığınızda nice solcu, sağcı, kemalist, dindar vs şair vardır ki çoğu kesim tarafından dışlanan. Bak yazdıkça bunaldım yine, darlandım çok. Böyle sağdan soldan önden arkadan geliyorlar bana....

Bu kadar laf kalabalığının özü şudur ki, benim bu bomboşlukluğumdan kurtulma zamanım gelmiş de geçiyor bile. 6 aydır öyle bir haldeyim ki, sevgilim artık beni "Oblomov Salihli Şubesi" diye çağırıyor. Bir Oblomov olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilebilecek kadar da değerli bir insan değilim oysa ki. Evet, bu vakit silkinmenin vaktidir. Oblomov'luktan sıkıldım. Ciddi anlamda sıkıldım. Şöyle içimdekileri döktüm, arındım paklandım. Bu şiir mevzusu mahvetti beni.

Artık, okuyayım, yazayım, bir şeyler yapayım istiyorum. Çok istiyorum. Delicesine istiyorum. Bomboş şeylerle vakit öldürmekten çok sıkıldım. Ve beni, Sineklerin Tanrısı bekler. Çocuklar hiç de masum değildir konulu düşüncelere dalıp gideyim. Aslında bundan da bahsetmek istiyordum ben. Küçük çocuklara, bebeklere bakınca, olanca masumluklarına kıyamıyor insan. Nasıl kıyabilir bir insan bunlara, nasıl vurabilir, nasıl üzebilir diye düşünüyorum. Sonra da, büyüdüklerinde, bugünkü canavarlardan hiçbir farklarının olmayacağını düşünüyorum. Çünkü etraflarında hep canavarlar var. Nasıl etkilenip özelliklerini almasınlar? Onlara "hayatı, güzellikleri, iyileri, doğruları, edebiyatı, şiiri, insanlığı" öğretecek olan bugünkü insanlar çok mu doğru yaşıyorlar? Çok mu doğru şekilde aktaracaklar "şiirleri" çocuklara? Hiç umudum yok. Ama en azından, aralara girip, "şiir nedir" diye öğreterek başlayabilirim/başlayabiliriz....

Bitirmeden, 27 yaş üzerine çok düşünüyorum bu günlerde. 27 yaşında ölüp giden insanları. Bu 27'de cidden bir sorun var. Ben de adım adım yaklaşmaktayım ve cidden dünya olduğundan çok daha pis bir yer haline gelmeye başladı gözümde. 27'ye kadar neler olur bilemiyorum. Ama, tutup da pisliğinden içinden kendimi çekip alacak değilim. Pisliğin içinden kurtarabildiklerimi, gelecekteki çocukları kurtarabilmeyi diliyorum sadece...

15 Kasım 2011 Salı

İki Şarkı ve Kış Depresyonları Arasındaki Korelasyon

Bu "Katotonia" denilen müzik grubu nedir, ne değildir, neler yapar, neden sevilir, neden yıllardır bıkmadan usanmadan dinlenegelmiştir bu abuk insanı tarafından vs? sorularının cevabını uzun uzun anlatırım ben burada. Ama yazacaklarımın hiçbirisi adı geçen grubun yapmış olduğu iki şarkının verebileceği hisleri veremez. O yüzden ben hemen şarkılara geçeyim. Malum, Game of Thrones'deki "Winter is coming" özdeyişi misali kara kışlara girmiş bulunmaktayız. Zaman, bunalım zamanı. Öyle bahar aylarındaki gibi gevşeyen büzük yayları falan yok. Burada Kral FM'in rastgeldiğimde kulağıma çalınan bir reklamı vardı onu da yazayım hemen; "Krala selam, damara devam" (olm ne zannediyorsunuz siz? zamanında gizli gizli kral fm dinliyordum ben nıhahaha. şaka lan şaka, Samsun'dayken minibüsle okula giderken, her minübüste Kral FM açıktı, okula giderken dinlediğim şarkılar beynime kazındı çıkmıyor hala, öyle anlatayım) Hey gidinin...Neyse şimdi hiç arabesk ve doom metal metal müzikleri arasındaki benzerliklerden falan bahsetmeyeyim hiç. Yoksa çıkamayacağım işin içinden. Uykusuzum, uyumamak için götümü yırtar vaziyetteyim. Katatonia dinleyip de daha da vahim hale getiriyorum durumumu anlayın siz. Ama ne yapayım ya? Koskoca 4 sene, haftanın 4-5 günü kapalı/yağışlı havası olan bir memlekette geçirince insan ister istemez depresif hallet-i ruhiyeleri içerisinde dolanıp duruyor. Ben ne zaman kapalı hava görsem, canım bir şey yapmak istemez. Hep geçmişin bende bıraktığı tesirdir bunlar.

Çok uzattım dimi lan? Hayır ben zannediyorum ki, kafayı iyice boşalttım rahatladım, bildiğin vurunca teneke sesi çıkartan kıvama geldim diyorum ama yazdıkça yazdı bu çene lan, yeter gari. Şarkıları koyayım ben gideyim isteyen dinler, şu yaklaşan kara kış gecelerinde farlar şeh(i)r(ler)i becerirken*, yapacak daha önemli işleri olan şanslı kişilerin içinde yaşıyoruz (Ne dedim ben şimdi lan? Cümleden bir bok anlamadım. İbret olsun diye de düzeltmeye çalışmıyorum hiç, o cümlede aslında kimsenin farkına varamayacağı gizli anlamlar, imgeler var, yerseniz tabi.). Neyse ben teneke kıvamına gelen kafamı alıp gideyim.

*Efendim bu işaret koyduğumuz cümle aşağıdaki "Deadhouse" adlı şarkının bir dizesinde geçen sözlerden alıntıdır yanlış anlamayınız.

Aşağıdaki iki şarkı dikkatlice, güzelce belki defalarca dinlenmelidir. Aslında birkaç tane, dinlemekten bıkmadığım şarkıyı da alacaktım ama gereksiz boş yer kaplamasın diye vazgeçtim. Onun yerine de, "Deadhouse" ve "I am nothing" adlı güzide parçalara yer verdim. Bugün bu ikisini nedense defalarca dinleye dinleye bir hal oldum. Tarihe not düşülsün diye yazıyorum bunları aklınıza yanlış şeyler gelmesin. Ve böylece çağrışımlar yumağı halinde bir o yana bir bu yana, Katatonia ile başlayıp, Game of Thrones'eye uğrayan ve ucundan kıyısından da Kral FM'e uğrayan bir yazının sonuna geldik. Kaptanın seyir defteri vs.





25 Ekim 2011 Salı

Kağıt Gibi Yıkılan Evler.

İki haftayı geçkin bir süredir yokum. Şu son birkaç gündür de, ne televizyon izleyesim ne de internete giresim var. Kazara gözüm ilişse birkaç saniyelik görüntü ya da ses beni yerden yere vurmaya yetiyor ya da midemi ayağa kaldırmaya.

Oysa iki hafta önce, yaşadıklarım, şahit olduklarımı gelip güzelce anlatmayı düşünüyordum. Yine bir yağmur altında, anahtarsız, parasız, cep telefonsuz yetişmeye çalışılan bir ÜDS atlattım. Tabi sınava yetişmeden önce, İzmir'de delicesine yağan yağmura bakıp da, şemsiye alsam mı almasam mı çelişkisi de var yoğun şekilde yaşadığım. Alt tarafı şemsiye diye düşünüyor insan, niye çelişkiye düşüyorsun ki diye gelebilir insanın aklına. Ama kazın ayağı öyle değil, sağolsun ÖSYM, yaptığı sınavlara girişte hiçbir eşyaya izin vermediği için, sağanak yağmurda bile insan şemsiye almaya korkuyor yanına. Bu çelişki sonrasında, ıslanıp tam 3 saat boyunca ıslak ıslak sınavda oturmaktansa, yanıma şemsiye alıp öyle çıktım. Kapıda da bıraktım sonu ne olur diye düşünmekten kendimi alamadım haliyle. Şemsiye de arkadaşın, kaybolsa ne hesap vereceksin falan filan. Bu sınav saçmalığını bir şekilde atlattım çok ıslanmadan. Geçen yıllarda nisan ayında Negatif Bey ile beraber girdiğimiz bir ÜDS vardı ki, ikimiz de cımcılık bir şekilde girdik sınava. Sınav çıkışı da artık donumuza kadar ıslandığımızdan, ıslanmamızı umursamadan eve doğru yol aldık. 3 saat boyunca donunuza kadar ıslak bir şekilde sınava girmiş olmayanlarınız varsa, bir tık kadar uzağınızdayım, her türlü deneyimimi paylaşabilirim.

Sınav sonrası, Pazartesi günü, sevgili sevdicek insanıyla beraber, günler öncesinde planladığımız Biga tatili için buluştuk. Ben asıl bu Biga' ya giderken, Biga'da kaldığımız bir hafta boyunca yaşadıklarımız üzerine bir sürü şey anlatacaktım. 7 saat sürmesi gereken yolun, tam 8.5 saat sürmesi, otobüste başımıza gelenler...Yolda, 2 yolcunun binip, şoförü dolandırıp yarı yolda otobüsten inip kayıplara karışması ve bizim o 2 yolcuyu tam 45 dakika yolun kenarında yağmurda beklememiz (burada hemen bilgi vereyim. Yolda otobüse binen yolcular yol işçileriymiş, inecekleri yerde şantiye ustasının paralarını vereceğini söyleyip binmişler, inip kaçtı adamlar. Sonra ne gelen oldu ne de giden). Otobüste sürekli yer değiştiren yolcular ve yolculara atar yapan şoför...
Bir hafta kaldığımız Biga'da, sevdiceğimin arkadaşının, ev arkadaşları ve arkadaşlarının 1990 ve sonrasında doğan insanlar olması, ve bu nesil üzerine yaptığım mikkemmel gözlemler. Devrin nereden ne hallere geldiği. Sevdiceğimi gecenin bir yarısı hastaneye kaldırmamız, hastane öncesi, hastaneye giderken, hastanede ve sonrasında yaşadıklarımız...Bunların hepsini yazacaktım. En komik ayrıntılarına kadar aklımdaydı hepsi, döndüğümde bir bir yazmayı planlıyordum bunları...Çok güzel bir şekilde bir hafta geçirmiştim oysa ki...

Geçen hafta pazartesi geri döndüm. Birkaç gün boyunca ağır grip olduğumdan yataktan kalkamaz bir haldeydim. Çarşamba günü kendime geldim biraz. Uyanır uyanmaz 24 şehit haberini duydum. Ölen gencecik insanlar birkaç gün çıkmadı aklımdan. 1984 yılından beri, olan hep bu gencecik insanlara oluyor. Hala da olmaya devam ediyor. Haberlerde özellikle dikkat ediyorum, şehit haberlerinde, şehit ailesinin evini gösteriyor, ne bir villa, ne bir lüks apartman dairesi vs. Ya bir köyde, kasabada, ya da bir şehrin varoş semtlerinde bir ev. Şu yaşıma kadar bir tane bile bunun aksini ispatlayacak bir görüntü görmedim. Şu şehit aile evleri bile sanırım çok fazla şey anlatıyor insanlara, ciddi anlamda bakıp düşündüğünüz zaman. Sonrasında, söylenenler tipik, bildiğimiz şeylerdi yüksek kademelerden. İşin medya boyutundaysa, saçmasapan bir kavga başladı, "yayını durdurdular/durdurmadılar" üzerine. Gencecik 24 insan ölüp gitmiş, bazı kesim hala bunun üzerinden prim derdinde. Sonrasında sağda solda, yazılıp çizilenler...Ne haberlere bakmaya ne de internete girip de ne yazılmış ne çizilmiş demeye tahammül edecek halim yoktu. Hep böyle oldu, bu olay birkaç gün konuşulacak sonra yine eski yaşamına dönecek insanlar. Bunun tarihini hep hatırlamak adına not düşeyim buraya 19 Ekim 2011

Sonra da, 23 Ekim 2011 tarihinde sabah uyandım, kahvatı yaptım sigaramı içtim derken, öğleden sonra Van Depremi haberiyle yıkıldı ortalık. İki gündür 300'e yakın ölü olduğundan, artacağından bahsediliyor. İki gündür de hiçbir şey yapamadım. Sadece dün bir arkadaşımın düğününe gittim. Bugün de, bir saat kadar haberleri izledim. Neler neler gördüm, nelere şahit oldum o bir saat içinde. İnternete göz attım, şu berbat günlerde bile bazı insanların çıkıp da insanın midesini ayağa kaldıracak şeyleri söylemeye cesaret edebildiklerine şahit olup, yine onlar adına insanlığımdan utandığım bir gün oldu. Neler neler yok ki...Birileri çıkıp "oh oldu, güzel oldu, zamanında askere polise ateş açıp, taş attığınız zamanlar vardı. Şimdi de size ilk yardım eden askerdi, polisti" gibilerinden bir şeyler zırvaladı. Ulan insanlar ölmüş yok yere. Hala neyin derdindesin sen? Bir başka insan demeye bin şahit isteyen yaratık da "gelen yardımlar için teşekkür edip, bu yardımlarda kardeşlik kokusu var, kardeşlik selamı var" diye saçmaladı. Ulan siz yıllardır gözlerinizi, kulaklarınızı kapatıp, o kokulara burnunuzu tıkıyorsunuz da, insanlar arasında hep bir kardeşlik var. Edirne'sinden Ardahan'ına kadar herhangi bir yerde bir doğal felaket olsa akın akın yardım ediyor insanlar, ırkını cinsini ayırmadan. Hala neyin derdindesiniz siz? İnsanlar şu Van'daki deprem olduğu andan itibaren, yazlıklarını, evlerini açıyor açıkta kalanlara. Ölen, yaralanan, belki de hala enkaz altında kalan bir sürü insan var. Dua ediyorum duyduğum ilk andan itibaren, yüreğim sızlayarak takip ediyorum birileri kurtuldu mu acaba diye. Yardım yapan yerleri araştırıyorum saatlerdir.

Aylar önce, Japonya neler yaşadı. Gelmeyen şeyler kalmadı ülkenin başına. Şimdi de biz yaşıyoruz bir haftadır. Terör belası yıllardır var, ama onun üzerine gelen Van Depremi de felç etti insanları. En berbat tarafı da kışın geliyor olması. Bakıyorum, kağıt gibi yıkılan evler. İnsanlığına tükürme isteği uyanıyor bazılarının, içimde daha da çok. Rahat ediyor musunuz şimdi cidden? Şu ölümüne sebep olduğunuz insanları gördükçe? Zamanında çaldığınız demirin, çimentonun, çeliğin vs'nin tadını çıkarabiliyor musun ağız tadıyla. Her yaşadığımız depremde böyle lanetler olsun. Bizi deprem öldürmüyor, bizi binalar öldürüyor hep. En küçük bir sallantıda yüreğimiz ağzımıza geliyor, hacıyatmaz gibi sallanan binaların içinde. Gidip geliyoruz. Arkadaş hiç mi ders almazsınız! Hiç mi insanlık yok içinizde. Katili olduğunuz insanlar arttıkça nasıl yaşayabiliyorsunuz gönül rahatlığıyla, hiç mi sızlamıyor yüreğiniz. Allah hepinizin belasını versin. Ne diyeyim?

Hiçbir şey yazmaya halim de yok. Günlerdir ne televizyonu açabiliyorum ne de internete girip bir şeyler okuyabiliyorum. Günlerdir birilerine üzülüyorum, yüreğim parçalanıyor, birilerine de ağız dolusu küfürler ediyorum. Bunlar olurken de, birileri olaylar üzerinden saçmasapan kavgalar etmeye, olmadık şeyleri tartışmaya devam ediyor. Ulan insanlar ölüyor, insanlar. Şu hayattaki temel hak olan "yaşama hakkı"nı kaybediyor insanlar. Katiller yüzünden. Doğrudan ve dolaylı katiller var. Her türlüsünün becerebildiği tek şey insanlığı ayaklar altına almak. Sonrasında yaşanılan şeyler, daha berbat, fazlasıyla mide bulandırıcı. Gördükçe, duydukça her birini gördükçe günlerdir, ne bir şey yazasım, ne birilerine bir şeyler anlatasım, ne de herhangi bir şey yapasım geliyor. Buna sebep olanların Allah hepsinin cezasını versin. Tek diyebildiğim şey bu. Şimdi ben yine gideyim. Günlerce olmayacağım yine.

7 Ekim 2011 Cuma

Turuncu Gökyüzü

Ben turuncu rengi neden bu kadar çok seviyorum, bana yeniden hatırlatmış olan güzel bir şarkıdır. Dinlen dinlen, dinle. Her yer, gökyüzünden başlayarak turuncu olsun ulan!Yeşilsiz turuncu da olmaz. Yeşili de alırım yanıma, oh mis.

5 Ekim 2011 Çarşamba

İlkokul Resim Manzaralı "Erdal Bakkal"

                                (Çay Erdal Bakkal'da içilir! Erdal Bakkal! Erdal Bakkal! Erdal Bakkal)

    




Bu aralar, Leyla ile Mecnun adlı diziyle gülüyorum. Keyfim yerine geliyor. Pazartesi günlerini iple çeker haldeyim. "Olaylar olaylar" diye gezinen bir İsmail Abi olsun, "patavatsızlık"rekorları kıran, insanı çilelerden çilelere sürükleyen lanet "Erdal Bakkal" karakterlerinin haftalık yeni macarelarını bekler haldeyim.

Dizideki Mecnun ve Leyla'nın absürd sebepler yüzünden bir türlü kavuşamamaları zaten umrumda değil (adı üzerinde, kavuşabilseler adı "leyla ile mecnun" olur mu?). O hikaye zaten su üstünde kalan parça. Asıl hikayeler, bir İsmail Abi olsun, bir lanet "Erdal Bakkal" olsun, bunlarda. Yavuz falan da var işte. Kısaca beğendiğim, hatta kahkahalar atarak izlediğim "absürd komedi" cinsinden mükemmel bir dizi.

İşte, bu dizide öyle kareler yakalıyorum ki bazen, gülmekten beter ediyor beni bu gördüklerim. Şimdi bu yukarıdaki fotoğrafta ise, bir bölümde Yavuz (hırsızdır kendisi), Leylaların evinden pahalı bir tabloyu çalar, bu resmi çaldıktan sonra, yerine şu gördüğünüz arkadaki resmi bırakıp gitmiştir. Kimse de bu resim ne zaman geldi bize, ne bu diye sormaz. O resmi de, biz, Erdal Bakkal'ın Leylaların evine geldiğinde işte bu karede görürüz. Yemek yerken, az daha boğulmama neden oluyordu.

2 Ekim 2011 Pazar

Bir kazanç kapısı olarak "Yazarlık Kursları"

Kaç zamandır düşünüyorum, düşünüyorum, bir türlü mantıklı bir açıklama getiremedim kendi kendime. Şu son günlerde iyice artan "yazarlık kursları"nı anlamlandıramıyorum bir türlü. Bir de insanlar, bu kurslara deli gibi para akıtıyor.

Başka bir adlandırması da var; "Yaratıcı Yazarlık"! Ben ömrümde böylesine saçma bir isim görmedim. Yazar dediğin insan zaten, "yaratcılığı" içerisinde barındırır. Yazdığı hikayesinde, romanında, şiirinde yeni dünyalar yaratır. Dünya derken de, tamamen "kurmaca bir dünya". Haliyle, yazarın önüne "yaratıcı" ismini getirince, "ultra brutal grind core" tadında bir hava yakalıyoruz sanırım.

İnsan bu kursları duyunca da cidden beklenti içerisine giriyor. Bakıyorum bakıyorum, hiç öyle ahım şahım bir yazar da çıkaramadı bu kurslar sanırım. Cidden, bu kurslara deli gibi para akıtıp da; kursu bitiren insanlar en sonunda "yazar" olabiliyorlar mı? Çok merak içerisindeyim. Resmen dert ettim kendime bunu. Şayet ki, bitirip de iyi, beğenilen bir yazar varsa benim duymadığım, beni uyarın! Ben de bu yazımı yiyeyim keyifle. Hiç de gocunmam.

Ama düşündükçe, eğleniyorum. Düşünsenize;

Ders: Yaratıcı Yazarlık
Konu: Hayal Dünyasını Geliştirmek
Süre: 1.5 saat

Kurstaki öğretmen tadındaki yazar şöyle sesleniyor sınıftakilere;

-"Evet arkadaşlar. Bugünkü dersimizde, hayal dünyamızın sınırlarını zorlayacağız. Başlangıç olarak da, Kendinizi okyanusta bir balık olarak hayal etmenizi ve okyanustaki maceralarınızı yazmanızı istiyorum. Süreniz 1.5 saat. Bu ders süresince bir yazı bekliyorum sizden."

Bu ders sırasında, koca felli insanların dillerini dışarıya çıkararak da kalemi ısırarak düşünme maceralarını hayal ediyorum. Çok zevkli. Ha, ama böyle bir ders, çocuklar fazlasıyla yararlı bir ders olur. Bunu da hatırlatmakta, hakkını vermekte fayda var çocuklar üzerinde. Onlar yeter ki kendi sınırsız hayal dünyalarını böylesine hür bir şekilde anlatmaya teşvik edilsinler. Ne cevherler çıkıyor o zaman. Ama işte, yaşlı başlı insanların, "ben yazar olacam yeeaa" deyip de bu kurslara koşup da deli gibi para akıtması komiğime gidiyor cidden. Bizim büyük yazarlarımız, ya da hadi ortalama yazarlarımız da diyelim, böyle kurslarda falan yazar olmadı. Çünkü; "Okumadan yazılmaz!" Okudukça, biriktikçe, taştıkça yazabilirsiniz. Yoksa istediğiniz kadar kıvranın, nafile.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Zümrüd-ü Anka'nın İki Kanadı

Kafam çok karışık. Daha önce hiç karışık olmadığı kadar karışık hem de. Aslında buna karışıklık da denemez (bir önceki yazdığım cümleyi bu cümlemle silip süpürmüş oluyorum), resmen içimin bir şey tarafından sıkılıp, unufak edilecek şekle getirildiğini hissediyorum. Çok isterdim şöyle, Oray Eğin insanı gibi ağzımı yaya yaya Amerikan (American English ve aynı zamanda 3 sene Deutsch eğitimi almış bir insanım ortaokuldayken, bana asrtistlik yaptırtmayın) aksanlı Türkçe'mle ahkamlar keseyim. Ama işte, kahrolsun ki benim hamurumu şu yere batasıca "doğu" unuyla yoğurdukları için, bir türlü "aşağılık kompleksi"nden sıyrılamıyorum (ne kadar anlamsız konuşuyorum değil mi? ama ne anlatmak isteyeceğimi beni az çok tanımış olanlar anladı birazcık, yani, öyle umuyorum). Şu, sefilleri oynayan "doğu", bir türlü yakamdan düşmek bilmeyen "islam" coğrafyası bitmiyor arkadaş. Ben bu topraklarda harcanacak adam mıydım azizim? Ne güzel, Frenk diyarında doğmak vardı. Birkaç Fransızca beylik sözle kendimi adamdan saydırabilirdim. Ya da, birkaç modern kavramı her cümlemde kullanıp (kullandığım kavramın anlamını bile bilmeme gerek yok, maksat bir şeyler biliyorum ayağına yatmak burada) karşımdaki insana, "hah, sen de bir şey misin? senin gibilerini kullandığım şu birkaç kavramla cebimden çıkarırım ben" artistliği yapabilirdim. Ah ki ne ah! Talihsizliğim bu benim. Böylesine berbat bir coğrafyada dünyaya geldim.

Daha yeni düşünceler değildir yukarıda saydıklarım. 1839 yılından (Tanzimat Fermanı) bu yana, bu coğrafyanın yüzünü tamamen batıya dönmesi sonucu ortaya çıkan "fikirlerin" ürünleridir. Neredeyse 200 yıllık bir süreç içerisinde ne hala tam anlamıyla batılı, ne de doğuluyuz.

Hayır farkettim birden, çok sıkıcı bir konu hakkında yazmaya başlamışım ben. Bunu şimdi kim okur? diye soracak değilim elbette. Benim yazmaya ihtiyacım var. Konuşmaya başlasam kafamda dönüp duran karmaşaları, saatler sürer. Yazmaya kalksam da aynı şekilde. Ama bir şekilde yazmam lazım. Yoksa beni rahat bırakmıyorlar. Öyle ki, yazmaya başlasam bile, karman çorman bir yazı olacak. O kadar geniş konular hakkında düşünüyorum ki, kafamda bile toparlanmıyor hiçbiri. En azından deneyeyim. Baştan uyarayım fazlasıyla dağınık bir yazı olacak, aklıma ne geliyorsa yazmaya çalışacağım, daldan dala atlayacağım, bozkırlarca cılgınlarca at koşturacağım.

"Kendine uyanmak, milletine uyanmak, evrene uyanmak" (Mustafa Kırcı)

Yukarıdaki söz, üniversite hayatımın ilk yılından itibaren aklıma kazınmaya başlandı. Değerini de son zamanlarda anlıyorum. Mustafa Kırcı hocamız (bölüm başkanımızdı aynı zamanda) ilk dersinden itibaren dile getirdi bunu ve biz mezun oluncaya kadar da istisnasız her dersinde kendisinden duyduk. Mustafa Kırcı, ilk yılımızda "Kompozisyon" dersimize girdi. Ben bu komposizyon dersini tam 3 yıl boyunca veremedim. Artık kafama nasıl girmişse, "ben kompozisyon yazamıyorum" diye inandırdım kendimi. Bir Türkçe Öğretmeni nasıl kompozisyon yazamaz? Benim gibi bir insan yazamadı tam 3 sene boyunca. Her vize ve finalde ayrı ayrı kompozisyon şekilleri denesem de başarılı olamadım. En sonunda, nasıl olduysa geçirdi hocamız. Bu gereksiz ayrıntıyı anlattık sonra da asıl konuya geri döneyim. İnsan, dünyayı, evreni anlamaya, kendini anlayarak başlar. İkinci ayak da bir sonraki adım. Ama her ne hikmetse, bizim topraklarımızda bu adım atlanarak, evrene uyanma aşamasına geçilmeye çalışılır. Sağda solda denk geliyor, izliyorum, dinliyorum. "Anadolu" üzerinde yaşayan, kendisine "aydın" sıfatı yakıştıran insanlar, bir konu üzerine ahkam kesiyorlar. Söylediklerinde hiçbir sorun yok. Çok da güzel şeyler söylüyorlar. Helal olsun diyorum. Ama anlattıkları şeyler her ne hikmetse, bu toprakların bağlamından kopuk, batı düşüncesine ait, batılı oryantalistlerin fikirleri üzerinden gidilen sonuçlar olduğunu farkediyorum. Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar, bu topraklar üzerine konuşmaya başlayınca, bu toprakların diliyle değil; bu toprakları uzaklardan gören gözlerin diliyle konuşuyorlar. Haliyle, ortaya komik söylemler çıkıyor. Son zamanlarda kendilerine fazlasıyla gülmeye başladım.

Tarih denilen şey bir bilinçtir. Bilinç olmadığı zaman bir insanın hayatı da anlamsızlaşır. Hafıza kaybı yaşayan bir insanı düşündüğümüzde, bu durumun içler acısı hali gözlerimizin önüne gelebilir. Bundan sonra anlatacaklarım da, hiçbir şekilde bir kişiye, bir gruba ya da bir kuruma suçlayıcı ithamlar içermeyecektir. Tamamen kinim, körlemesine bir cahilliğedir. Bilincine (tarihine), kültürüne sahip çıkmayan, düşmanca tavır sergileyen, ayaklar altına alan, "sözde çağdaş, sözde modern" cahillere karşı olan kinimden ibarettir.

Cumhuriyet ilan edildikten sonra,  coğu Osmanlı arşivlerinin hepsi depolara kaldırılmış. Depolarda çürümeye terkedilen bu arşivler, bir süre sonra, yokedilmek için, "bazı hamamların sularını ısıtmak için hamamlara gönderilmiş". Daha sonra bunu yahudi bir adam görüyor ve siz bu kağıtları niye yakıyorsunuz? Bana para karşılığında satın bunları. Çok ucuza bu arşivdeki kağıtların hepsini alıyor, İsviçre'de bir kağıt fabrikasına satmak için, tam 40 vagonluk bir tren kaldırıyor İstanbul'dan (40 vagonluk! arşivin büyüklüğünü düşünebiliyor musunuz?). Bu arada Yahudi adam da farkında değil, satın aldığı kağıtların arşiv olduğundan. Tren İstanbul'dan çıkıyor, Bulgaristan'a uğradığında durduruluyor tren. Bakıyorlar, 40 vagon kağıt var. Nedir ne değildir diye sorgularken, işin içine zamanında Osmanlı'da eğitim almış, Bulgaristan'daki insanlar da giriyor. Kral Boris'in huzuruna çıkıyor bunlar. Yahudi adam korkuyor ben bir şey yapmadım etmedim diye feryat figan ediyor. Kral Boris ve çevresindeki bilirkişiler, bunların Osmanlı Arşivi olduğunu farkedince, adama bu kağıtları bize aldığın fiyattan sat deyince, yahudi adam elindeki 40 vagon kağıdı Bulgaristan'a satıyor. Ve şu anda, bu belgelerin hepsi, Bulgaristan arşivinde duruyor, bizdeki bilim adamları da bir araştırma yapacakları vakit kendi ülkesine ait arşivleri, gidip de başka bir ülkeden rica minnet görüyor. Bizde kalan arşivler de, 1970'li yıllara kadar açılmıyor. 70'lerden sonra Ermeni sorunuyla ilgili Avrupa'da sesler çıkmaya başlayınca, güç bela açılıyor arşivler. Şu anlattığım olayla da, kendi tarihine böylesine güzelce sahip çıkan, yararlanan insanlar olduğumuzu anlatmaya çalışıyorum.

Zamanında, incil alıp geldim eve. merakla okuyorum. Hiç de öyle kötü şeylerden bahseden bir kitap değil. Eve gelen birkaç misafir oldu; incili görür görmez söyledikleri ilk şey "Ne o? Hristiyan olmaya mı karar verdin :)?" oldu. Sonundaki gülümseme önemli. Onu özellikle belirttim. Çünkü orada bir aşağılama mevcut. Bunun tam tersi bir olay da geçti başımdan daha geçen günlerde. Eve kuzenim geldi. Oturuyoruz, sohbet sohbeti açtı. Bu aralar ne okuyorsun? Varsa okuduğun güzel bir şey bana da söyle dedi. "Valla, abla bu aralar pek bir şey okuyamıyorum ama Peygamberler Tarihi'ni yeniden okumaya başladım" dedim, karşılık olarak da "Ne o? Peygamber mi olcaksın yoksa len :)?" oldu. Bakın buradaki gülümsemeyi de özellikle koydum. Bunu kuzenimin yobazlığından dem vurmak için söylemedim. Her kim olsa aynı gülümsemeyi koyar sonuna. Yobazlığın her iki şekli de kötü. Ciddi anlamda kötü. Ben, nasıl ki bu topraklar üzerinde yaşıyorsam, bu toprakların değerini bilmek zorundayım. İnanırım inanmam, bu çok ayrı bir konu. Ama "bilmek, güçtür". Hele ki çevrenizde dönüp duran dünyayı bilmek, size apayrı bir güç kazandırır. En basit açıklamayla, sizi kimse kolay kolay kandıramaz. Din şarlatanlarına ağızlarının payını verirsiniz. "Ergen ateist modası"na (bu tabiri özellikle kullanıyorum, bilinçli bir şekilde bir şeyleri öğrenip, öğrendikleri kendisini tatmin etmediğinde inanmamayı seçen insanlara sonsuz saygı duyuyorum) kapılıp, karşınızda Oray Eğin Aksanıyla, "Ben tanrıya inanmıyoruuuaaaaaam" diyen ergen beyinlilerden olmazsınız. Bu Peygamberler Tarihi kitabının hikayesi de meçhuldür bizim evimizde. Ne zaman, nereden geldi kimse bilmiyor. Çocukken, açıp okuduğum bir kitaptı. Favori peygamberlerim var. Hz. Süleyman'ın zenginliği, kuş dili, Hüdhüd kuşu, Belkıs'la olan hikayesi, cinlerden ve inslerden oluşan dillere destan ordusu, rüzgarın hizmetine verilmesi ve rüzgarın üzerine binip de 2 aylık mesafeyi bir gecede katetmesi falan heyecanla okuduğum hikayelere örnektir. Bir de, ölümü var tabi, günlerce asasına dayalı şekilde kalıyor insanlar inşaat çalışmalarının başında, insanlar, cinler ve insler farkedemiyor öldüğünü günlerce. En sonunda, asasında bir tahtakurusu asasını iyice kemirip de kendisini taşıyamacak dereceye getirince, asası ortadan kırılıyor ve Hz. Süleyman yere düşüyor, o zaman anlıyorlar öldüğünü. Şimdi, böyle hikayelerin neresi kötü? Bunları okuyunca, Kur'an-ı Kerim'i okuyunca, ya da İslam'la ilgili kitapları okuyunca karasakallı, yobaz insanlardan mı olacağım yoksa? Aynı şekilde, ben İncil'i okuduğumda gerçekten Hristiyan bir insan mı olacağım? Düşünün, Hristiyan alemin doğuşunda çok önemli yer teşkil eden 7 Kilise bu topraklarda, Hristiyanlığın en büyük adımları bu topraklarda atılıyor (İznik Konsili, m.s. 325) Batı Felsefesi'nin çekirdeğini teşkil eden "Antik Yunan" felsefesinin büyük adamları bu topraklarda yetişiyor, neredeyse 1500 yıllık bir süreci kapsayan, İslam dünyası bu topraklarda hüküm sürüyor, daha adını sayamadığım bir sürü medeniyet yüzyıllarca bu topraklarda hüküm sürüyor. Ama her ne hikmetse, bunların her biri bir şekilde birileri tarafından görmezlikten geliniyor. Öğrenmeye, bilmeye çalışan insanları da bir şekilde ":)" şu gülümsemeli, aklınca alaya alan sorularla aşağılamaya çalışılıyor. Beni şu günlerce en çok çıldırtan sorun bu. Ben hem doğuya hem batıya uzanan bu topraklarda yaşıyorsam, bu toprağın hamuruyla yoğrulmuş bir insansam, ben öncelikle "kendimi" bileceğim, ardından da üzerinde yaşadığım coğrafyayı. Artık aklımıza nasıl kazıdılarsa bu lanet şeyi, "doğu her zaman kötüdür" "doğu bu zamana kadar hiçbir şey becerememiştir" "doğudan güzel ürün çıkmaz" düşünüyordum. Üniversite hayatıma kadar hiçbir Türk yazarı okumadım ben, o zamana kadar yabancı yazarları okuyordum (zorla okutulanların dışında), ta ki, gerçek manada ortada bir "Türk Edebiyatı"nın olduğunu gördüm (lisede falan edebiyat öğreten olmadı bize ne yazık ki) o zaman değerini kavradım edebiyatımızın. Batı Klasikleri'ni (ve önemli yazarlarını) neredeyse yalayıp yutmama rağmen, kendi edebiyatım olan Türk Edebiyatı'nı hakkıyla okuyamıyorum, okuyamadığım gibi de kahroluyorum. Bunun dışında da bir Doğu Edebiyatı var hala uzanamadığım. Doğu Felsefesi, İslam Felsefesi var.

İslam coğrafyasında filozof çıkmadığına inandırdılar bizleri hep. Sağdan soldan zar zor ulaşarak duyuyorum. Hiç de bize öğretildiği gibi değil. Ulan nasıl çıkmaz? 1500 yıllık bir süreçte, ortaçağ zamanında, Avrupa'nın kıskanarak baktığı bu, her yerinden bir zamanlar kültür fışkıran bu topraklardan nasıl filozof çıkmaz? Birkaç bilindik isim dışında, daha birçok isim var. Yavaş yavaş duyuyorum. Duydukça o kadar utanıyorum ki kendimden. Ben, Kant'ı, Hegel'i, Platon'u, Aristoteles'i, Schopenhauer'i, Nietzsche'yi, Kierkegaard'ı, Heidegger'i vs. birçoğunu biliyorken, niye içinde yaşadığım kültüre ait düşünce adamların adlarını bilmiyorum, kitaplarına düşüncelerine ulaşmıyorum? 1500 yıllık süreçte geçirilen evreleri nasıl anlayabileceğim yoksa? Kendi toprağımda yaşayan "ben"i, Avrupa Kıtasının geçirdiği evreler sonucunda ortaya çıkan düşüncelerle mi anlayacağım? Bu hiçbir şekilde, batı düşmanlığı falan değil. Dediğim gibi, "bilgi güçtür", hele ki kendime ait olanı bilmek daha da güçtür. Bir sonraki adım, evrene uyanmayı daha kolay hale getirir. Kendime ait, aynı coğrafyada yaşadığım insanlara ait özellikleri bilmeden nasıl "evreni tanım" macerasına çıkacağım ben?

Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu romanı var. Bu romanda, insanların aslında tek bir benliği değil, çok benlikli bir yapıda olduğunu dile getirir Hesse. Psikologların da dile getirdiği durum bu. Bu romanda, kahramanın iki benliği vardır. Biri insan olan benliği, diğeri de vahşi olan, bozkırkurdu benliği. Bu iki benlik sürekli birbiriyle çatışır durur. İd, ego, süper ego falan filan anlatmayayım uzun uzun. Buna mukabil, yüzyıllar evvelinden, Yunus Emre de şöyle demiş; "Bir ben vardır benden içerü".

Bir başka örnek de, "selamün aleyküm" üzerinden vereceğim. Çok sihirli bir sözcük bu. Şimdi bu sözcüğü uzun zaman boyunca kullanmadım ben. Sözde modern olacağız ya, böyle şeyleri kullanmak tamamen gericilik işte. Bunun yerine "merhaba" kullanıyoruz. Amaç da, "Arap'ın kullandığı sözcüğü kullanmamak. (Bak burada kahkahalarımı salıveriyorum ortalığa) "Merhaba", "Selam" da Arapça (tamam Şalom İbranice). Neyse, Kadınların çok karşılaşmıyor sanırım ama, bir erkek olarak bu sözle karşılaşıyoruz biz gün içerisinde. Neden sihirli dediğimi de birazdan açıklayacağım. Bir zamanlar, saçlarım lüle lüle uzunken, kulaklarda küpeler salınırken, insanların size bakışları da tuhaf olduğunu keşfettim. Arada, enselerimden, favorilerden uzayan saçları kestiriyorum. Samsun'da berber arıyorum fellik fellik, bir berber dükkanını gözüme kestirdim gidiyorum. Kapıda da iki kişi oturuyor, berberin sahibiyle kalfası. uzaktan beni gördüler, saçıma, sakalıma küpelerime bakıp neler geçiriyorlar içlerinden yüzlerinden belli oluyor. Dükkanın önüne gelince de, tamamen bilinçsiz bir şekilde "selamün aleyküm" dedim. Daha birkaç saniye önce bana, neredeyse somurtarak bakan adamlar, içten gülümseyerek "ve aleyküm selam" diyerek oturuşlarını bile değiştirdiler. Sonra tavırlarda yumuşama falan derken, gayet hoş sohbet içinde saçlarımı kestirdim. Özellikle, küçük esnaflarda bu çok sihirli bir kelimedir. Bir ara, "selamün aleyküm" de ne olm yeeaa, merhaba, iyi günler deyip, girer işimi hallederim diyordum, ki hala ara ara da böyle yaptığım oluyor. Ama hiçbiri "selamün aleyküm"ün yerini tutmuyor. Yerini tutmuyor derken, esnafta oluşan o içten huzurlu gülümsemeyi yaratmıyor. Bunu, çıkar amaçlı kullanmıyorum elbette. Ama çok farklı bir havası var bunun, babamın gittiği kahvede bile, babamın yanına gittiğimde alışkanlık oldu, yaşlı başlı adamlar var, tutup da "amca selam, nasılsın mı diyeyim?". "selamün aleyküm" deyince, o yaşlı başlı adamlar nasıl sevecen oluyorlar birden. Özellikle Anadolu'da, Anadolu köylerinde, köy kahvelerinde anahtardır bu söz. Bu sözü kullanmadan mümkün değil kimseyle sohbet açamıyorsunuz.

Neyse bak çok uzatmaya başladım ben yeniden. Bu "selamün aleyküm" mevzusu, Cennetin Krallığı (Kingdom of Heaven) filminde de var. Bilenler bilir, Kudüs'e yolu düşen Haçlılar dahi "selamün aleyküm" diyorlar. "İyilik, barış sizinle olsun, Allah'ın selamı üzerinize olsun". Uzun uzun "selamün aleyküm"ün etimolojisini çıkartacak değilim burada. Benim bahsettiğim, Anadolu'da bu söz, özellikle küçük esnaflarda, taşra insanlarında hala kullanılıyorken, bazılarının da bunu ilkellik olarak adlandırması fazlasıyla tuhaf. Kingdom of Heaven demişken, bizim birçok insanımız Selahaddin Eyyubi'yi bu filmden öğrendi. Trajikomik olmasının yanında güzel de oldu aslında, yoksa birçok insanımız Selahaddin Eyyubi'nin kim olduğunu dahi öğrenemeden ölecekti. Bir de son zamanlarda, Selahaddin Eyyubi, kürt müydü, türk müydü tartışması çıkarttılar sağolsunlar. Onu da eksik bırakmadık saçmalıklarımızdan. Böylesine, ırklarüstü, dinlerüstü bir kişiliğin ırkını tartışıyor olmak da bize özgü bir şey. Bu saçmalıkları bir kenara bırakıyorum hemen. Aklımda kalan en önemli özellikleri; düşmanına bile saygısını eksik etmemesi. Aslan Yürekli Richard seferde hastalandığında, Selahaddin'den hekimlerinden bir tanesini yollamasını talep eder; Selahaddin bu isteğini kırmaz. Aslan Yürekli Richard'ın sarayına bir hekimini yollar. Aylar sonra, Aslan Yürekli Richard, Selahaddin'le savaş meydanında karşılaşınca, sarayda yatağının başucuna kadar gelen hekimin Selahaddin olduğunu farkeder. Başka bir örnek;

Haçlılar Kudüs'ü alınca, Kudüs'te yaşayan Müslüman ve Yahudileri kılıçtan geçirirler. 88 sene sonra, Selahaddin Eyyubi, Kudüs'ü geri alınca, savaş sonunda tek bir Hristiyan'ı ve Yahudi'yi öldürmemiştir. Hatta bu konu, Kingdom of Heaven filminin sonunda da geçiyordu. Bailen'in, şehri teslim etme şartlarını kabul ettikten sonra, Bailen; "Ama Hristiyanlar Kudüs'ü alınca Müslümanları öldürmüştü, sen niye Hristiyanları serbest bırakıyorsun?" Selahaddin de;

"Ben o adamlar değilim. Ben Selahaddin'im. Selahaddin."

Şimdi bu söyleyiş, Türkçe dublajında pek farkedilmiyor ama filmin orjinalinde dikkat edilirse, Selahaddin'i oynayan iki Selahaddin'i de farklı tonda söylüyor. Birisi kendisine, diğeri de adının anlamına dikkat çekmek için; "selahaddin: dinin iyiliği, barışı" demek.

Bitirmeden önce de, bizdeki Zümrüd ü Anka ile ilgili birkaç şey söyleyeceğim. Başlığı unuttum sanmasınlar. Bu kuşun iki kanadı ayrı şeyleri simgeliyormuş. Bir kanat bilgi ve akıl; diğer kanat da gönüldür. Bu ikisinden bir tanesi olmadan uçamıyor. İnsan da aynı şekilde. Bunu ben haddimi aşarak, şöyle değiştiriyorum yazımda, bizim de iki kanadımız var, biri doğu biri batı. ikisinden birisi olmadan göklere doğru uçamayacağız.

Çok yoruldum. Dakikalardır yazıyorum. Sabah oldu hala uyuyamadım. Aklımda daha birçok şey var. Anlatmak için kıvranıp durduğum konunun kısaca özeti şudur: artık, bu toprakların dilini öğrenmek, bilmek istiyorum. Çocukluğumda başlayan, ama hayatın bir anında duran bu öğrenmeyi devam ettirme niyetindeyim. Fazlasıyla karman çorman bir yazı oldu, ama yazma ihtiyacım da var. Kaldı ki, hepsini yazamadım. Devamını da yazacağım, ama birazcık dinlenmem lazım.

Not: Yuh! Çok uzun yazmışım cidden. Okuyacak olanlardan özür diliyorum, artık sonuna kadar katlandılarsa bile. Yazmamışım, içimi kusmuşum maşallah.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Tamamen Çalıntıdır o_O

"Yaşam akıp gider parmak uçlarımdan. Akıp giderken geriye devinimsiz sözcükler bırakır. Bir kağıt ararım üzerine yazmak için, beceremem. Sözcüklerim devinimsizdir, akmaz kağıda. Olduğu yerde dururlar öylece. Düşünürüm...


Boş bir eylem kabının içerisindeyim. Sözcüklerim devinimsiz... Beni de alıştırırlar kendilerine...


Soru sormaya başlarım. Düşüncelerim bile donmuştur. Aklıma hiçbir şey gelmez.


Boş bir yaşam havuzu... İçinde boğulmak için ne kadar da mükemmel bir yer...*"


*Not: Yukarıdaki yazı 11 Haziran 2007, Pazartesi, Saat 02:09 tarihli güncemdir. Şimdi, yukarıdaki yazıyı bugün şans eseri nette dolanırken birisinin sayfasında gördüm. Ama ne yazık ki okur okumaz, elektrik gitti linki yeniden bulamadım (bugün yağmurlu hava burada, sabahtan beri elektrik gidip geliyor). Kim olduğunu da öğrenemedim tam olarak. Sinirlerim ayağa zıpladı. İşin en sinir bozucu kısmı da, ne bir açıklama ihtiyacı içerisine girmiş beyimiz/hanımımız, ne de değiştirme ihtiyacı hissetmiş. Sanki kendisi yazmış gibi kopyalayıp yapıştırmış, koymuş. Hayır, bu yazının çalacak çırpacak nesi var? Zamanında, bir gece aptalca bir heyecanla yazılmış kıçı kırık bir yazı. Zamanında, nice yazarımız, başka romanları, şiirleri, hikayeleri çalıp (afedersiniz esinlenip olcak o) kendisininmiş gibi yazdı. Nice akademisyenlerimiz intihal (afedersiniz ne intihali, biz intihal mi yaparız, orijinal olacak o) yaparak ünvanlar kazandı. Bunlar yaparken, sıradan bir insan niye yapmasın değil mi? Değil işte, yapmasın demiyorum, hobi olarak yine yapsın da, ne bileyim insan görür görmez bir kötü, bir fena oluyor. Hele size ait bir şeyse, kıçı kırık bir yazı da olsa insan sinirleniyor. Hırsızlık sadece para, mücevher, değerli eşya ile olmuyor demek ki. Yazıları bile çalıyor insanlar olanca hırsızlıklarıyla. Bunu buraya yazmamın amacı da, olur da şans eseri bir yerlerde görürseniz aklınızda bulunsun, bana haber vermeniz içindir. Eğer ki bir daha yakalarsam çok güzel laflar hazırladım o insana. Gerçi niye bu kadar büyütüyorsam onu da anlamıyorum. Sanal dünyada artık sıradan hale geldi bu işler. İnsanlar, yazarların sözlerini aforizmatik bir şekilde, sanki kendilerinden çıkmışçasına yazmakta beis görmüyorlar. Yahu yazdın tamam da, bari utan azıcık da kimden aldığını da belirt. Onuruna leke sürdürme. Yazdığını okuyacak 100 kişi içinden elbette ki birkaç kişi o yazdığının aslının kime ait olduğunu bilecek. Niye rezil olasın değil mi? Neyse fazla uzatmaya gerek yok, sadece bugün birazcık sinir oldum o kadar. Ya, madem çalacaksın git önemli insanların yazılarını çal be adam/kadın. Ne istersin benim önemsiz bir yazımdan.

Bu da ders olsun bana. Bundan sonra karalama şeklinde yazdıklarımı, ya da ileride yazacağım bir yazının iskeletini oluşturacak şeyleri kimseciklere göstermemeyi öğrenirim artık. Yoksa çevrede çok hırsız var azizim, koymaya gelmiyor anında ışık hızıyla çalıyorlar size ait ne varsa. Negatif'le daha önce konuştuğumuz gibi, artık dergilere yazı yollamanın zamanı geldi, geçiyor bile. Bakalım, elimizde birkaç ürün var onları yollayacağız. Yollamadan önce de, kafamızdan birkaç teori uydurduk, şayet ki beklediğimiz şekilde gelişirse olaylar, çok eğleneceğiz.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Koca evrende ne kadar da küçüğüz değil mi cüliyet?

Geceleri balkonda sigara içmeyi severim ben. Hele ki hava açıksa, gökyüzünü izlemenin tadı başka oluyor. Yıldızları, koca sonsuzluğa bakıp da olmadık şeyler düşünmek, benim için hep güzel oldu. Garip garip şeyler düşünüyorum, sigaram bitiyor bazen, bir yıldıza takılıp kalıyorum, benden ne kadar uzakta olduğunu düşünmeye çalışıyorum. Çok zaman öldü de, ışığı daha yeni mi ulaşıyor bize diye binbir türlü şey. Orada yaşayan insanlar var mı vs. Ama tabi sonradan, edindiğim bilgilere göre bazı şeyleri yanlış düşündüğümü öğrendim. Onu daha sonra anlatacağım. Uzun zamandır da bir şeyler yazamıyorum. Bir şey yap(a)mama hastalığım yeniden nüksetti. Birkaç aydır beynimi köreltmekle meşguldüm ama yetti artık dedim. O da çok ayrı bir mevzu.

Şu yukarıda gördüğünüz fotoğraf, evrenin bir parçasını teşkil ediyor. Bunların içinde, milyarlarca galaksi arasından samanyolu galaksisi içindeyiz. Şimdi, bu herif bunları niye anlatıyor diyebilirsiniz. Merakınız dinmediyse okumaya devam ediniz efendim. Hemen hemen her gece maruz kaldığım duyguyu açıklamaya çalışıyorum burada ben. "Ne kadar da küçüğüm" duygusunu. Sonsuz boşluğu düşündükçe, milyarların milyarlarla çarpımı sonrasında ortaya çıkan evrenin herhangi bir noktasında, herhangi bir galaksisinin içindeki, herhangi bir yıldız sistemi içerisindeki, bir gezegende noktadan bile daha küçük bir yer kapladığım duygusunun üzerime uyguladığı baskısını anlatmaya çalışıyorum. Aklınızda birazcık da olsa yer edebilmesi için fotoğraflar anlatayım biraz. Samanyolu Galaksisi yaklaşık 400.000.000.000 (Dört yüz milyar) "yıldız" barındıran bir galaksi. Yıldız dediğimiz, içerisinde güneş olarak adlandırdığımız yıldıza benzeyen yıldızlar. Bunların etrafındaki gezegenleri de içerisine kattığımızda rakam daha da büyüyor sanırım. Ve biz bu galakside, dış kollarından birisinin üzerindeyiz.

















Gördüğünüz gibi, Güneş sistemimiz, galaksinin dış kollarından bir tanesinin üzerinde. Yani aslında, biz Samanyolu Galaksisi'nin ortalarında değil de, dışına doğru bir yerdeyiz. Bir de daha yakın bir zamanda öğrendiğim bir gerçek var. Üzülmüştüm, ilk öğrendiğim zamanda. Biz geceleri gökyüzüne baktığımız zaman. Evrenin tamamını değil de, aslında Samanyolu Galaksisi'nin bir kısmını görüyoruz. Yani gökteki izlediğimiz yıldızlar, evrenin geri kalanındaki değil, bizim içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi'ndeki yıldızlar. Yani, ışıksız bir gecede, gökyüzünü kaplayan o kum gibi yıldızlar, samanyolundaki yıldızlar. Koca evren değil yani. Çok üzülmüştüm, ama ona rağmen bile insanın aklını başından alıp, büyülemeye yetip artıyor.


Ve büyük patlamadan itibaren, milyarlarca yıldır bu koca evren genişliyor. Sonsuzluğun içinde, daha da küçülüyoruz her geçen saniye.













Gökyüzünü her gece izledikçe, aklıma ilk gelen şey "Otostopçu'nun Galaksi Rehberi" kitabı. Okumadıysanız, bir an önce, gidip 5'i 1 yerde cildini alıp okumanız gerekiyor. Neyse ki ben çok şanslıyım, sevdiceğim zamanında hediye etti bana, o kadar ağlayıp zırlamalarıma dayanamayarak. Gözüm gibi bakıyorum o kitaba. Üzerinden aylar geçti, kitabı hala bitirmedim. Bitirmemek için de uğraşıyorum. Aklıma geldikçe ara ara açıp okuyorum, bitmesin diye. O kadar eğlenceli bir kitap ki. Kitabın ortaya nasıl çıktığına da değineyim biraz. Muharriri (yazarı yani) Douglas Adams, gençliğinde, otostopla bütün Avrupa'yı dolaşmaya karar verir. Bunu yapar da. Bir gece, yol kenarında, fazla alkolün de etkisiyle sızar kalır. Sızmadan önce de, gökyüzüne bakarak, "Evrende, galaksilerarası otostop yaparak dolaşan birisinin hikayesini yazsam nasıl olur?" fikrini düşünür ve sızar kalır. Bu fikrin üzerinden 5-6 yıl kadar geçtikten sonra, Douglas Adams, bir gece yol kenarında sızıp kalmadan önce düşündüğü şeyi birden hatırlar ve yazmaya başlar. Önce radyo oyunu olarak yazdığı bu metinleri genişleterek 5 ciltlik mükemmel bir eser haline getirir. Birkaç yıl önce filmi de çıktı. Kitabını okuyamam derseniz, filmini de izleyebilirsiniz. Ama unutmayın ki, o fazlasıyla komik üslubu filmde bulamayacaksınız. Hayal gücünün sınırsızlığını, sonsuz evrende nasıl işleyebildiğinin bence en güzel kanıtıdır bu kitap. Spoiler vermek gibi olmasın ama,

"kahramanımız dünya'da yaşarken, yakın bir arkadaşı aslında uzaylıdır. Ve dünya 'galaksilerarası yapılacak bir yol' yüzünden evreni yöneten Vogonlar tarafından yıkılmasına karar vermiştir. Dünyayı yokederler ve macera bundan sonra başlar. Kahramanımızdan birkaçı evrenin sonuna bile giderler. Evrenin sonunda, evrenin yokoluşunu ve yeniden varolmasını izlerler. Bu evrenin sonunda bir restoran vardır, evrendeki farklı galaksideki canlılar buraya gelerek (ve daha öncesinde rezervasyon yaptırarak) burada evrenin yokolduğu anı izlerler. Peki nasıl izleyip de ölmüyorlar diye sorabilirsiniz. Onu da kitabı okuyun öğrenin derim ben de. Bunun gibi bir sürü ilginç, komik, ayrıntılarla bezeli birçok hikaye, gezegen, robotlar, yaratıklar var."

İşte bu kitap yüzünden, her gece sigara içerken, gökyüzüne baktığımda, otostop çekip bambaşka galaksilere gittiğimi hayal ediyorum. Gerçi, olduğum yerde hareket bile edemiyorum, daha şehirlerarasında gidip gelemiyorken bu galaksilerarası deyip de komik olma diyebilirsiniz haliyle. Ama hayal etmenin anlatılmaz tadı burada devreye giriyor işte.

Bir de uzaylılara (aslında biz de uzaylıyız mantık açısından değerlendirdiğimizde. uzayın içindeyiz yahu, uzaylı değil miyiz biz?) değinmek istiyorum. "Cosmos" adında bir belgesel var, Carl Sagan adında rahmetli bir amcanın hazırladığı. Orada Carl Sagan'ın bahsettiği şuydu;

"Evrende milyarlarca galaksi var, ve bu galaksilerde milyarlarca yıldız. Evrende, şayet, bizden başka canlılar varsa, bu sonsuzluğun içerisinde gelip de dünya adındaki gezegeni bulmaları çok zor olmaz mıydı? Evreni araştırmak bile milyarlarca yıla tekabül ediyorken, nasıl bulabilecekler bizi"

gibi şeyler söylemişti. Bunu, evrendeki insandışı varlıkların varlığını olumsuzlamak için değil, aksine o da inanmak istediğini söyledi. Ama bu canlıların gelip de bizi bulmasının neredeyse imkansıza varan olasılığından bahsetti.

Dünya üzerindeki binlerce yıllık geçmişimize rağmen, sonusz evren hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında neredeyse bir hiç. Ve işin en acı tarafı da, Carl Sagan'ın Cosmos belgeselinin ilk bölümünde bahsettiği gibi, zamanın belirli dilimlerinde, insanlığın gelişmesi türlü nedenlerle sekteye uğrar. Bunun en can yakan kısmıysa, Mısır'daki İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılıp yıkıldığı zamandır. Milyonlarca kitap yakılmış, kütüphane yerle bir edilmiştir. Ve bu kütüphanenin yokedilmesinin ardından, insanlık 2000 yıl geriye gitmiştir. Türlü bilimsel araştırmaları içeren kitaplar, gökyüzü incelemelerini içeren kitaplar ve dahası. Yokolup gitmiştir. Carl Sagan, anlattığı bu kısımda öyle bir ruh haline büründü ki, ağlayacaktı neredeyse. Düşünsenize, o kitaplar, bilgiler günümüze kadar gelebilmiş olsaydı, bambaşka bir durumda olacaktık. Ve şu anda bildiklerimiz, ya da bize öğretilen yalan, yanlış bilgiler hiç olmayacaktı bile. Bunu, o kütüphanedeki bulunan kitapların hepsi doğruyu anlatıyordu diye demiyorum. Bunu nasılsa hiç bilemeyeceğiz. Ama o bilgiler bize ulaşsaydı, şu anda olmadık şeyleri tartışıyor olmayacaktık.

Bazen evrene dönüp bakmayı denemek, insana gerçekten de fazlasıyla "küçüklük" duygusu yaşatıyor. Bu küçüklük ve sonsuzluğun ortasında terkedilmişlik hissi olmadık sorulara yöneltiyor insanı. Arada bir dönüp gökyüzüne bakmak lazım. Aslında zannettiğimiz gibi, hiç de "büyük" olmadığımız; koca sonsuz evrenin herhangi bir noktasında, aslında hiç de önemsenmeyecek derecede bir yer kapladığımızı farketmemiz gerekiyor. Ve dahası, dünya dönüyor, yıldızlar dönüyor, galaksiler içindeki yıldızlar birlikte dönüyor, evren her geçen saniye büyüyor. Evren her geçen saniye büyüdükçe, biz de inadına her geçen saniye daha da küçülüyoruz koca sonsuz evrende.

Not: Merak edenler için, Carl Sagan'ın 13 bölümlük Cosmos Belgeseli'nin linklerini vereyim. Tabi internetinizin sınırsız olması lazım :). 13 bölüm ama, fazlasıyla güzel bir belgesel. 13 bölümü de izledikten sonra gerçekten, dünyaya ve evrene bakışınızda fazlasıyla değişiklikler yaratıyor.

bölüm 1 - kozmik okyanusun kıyıları:
http://www.megavideo.com/?v=rszd1vvn

bölüm 2 - kozmik arayışta tek ses:
http://www.megavideo.com/?v=sn88ylqp

bölüm 3 - dünyaların uyumu:
http://www.megavideo.com/?v=y15gn3ko

bölüm 4 - cennet ve cehennem:
http://www.megavideo.com/?v=zg49pzof

bölüm 5 - kızıl gezegen hülyaları:
http://www.megavideo.com/?v=sfd6kj6y

bölüm 6 - seyyahların öyküleri:
http://www.megavideo.com/?v=kl1cwib6

bölüm 7 - gecenin belkemiği:
http://www.megavideo.com/?v=i41wf6h4

bölüm 8 - uzay ve zaman yolculukları:
http://www.megavideo.com/?v=jx16ttxw

bölüm 9 - yıldızların hayatları:
http://www.megavideo.com/?v=qdtuxzo0

bölüm 10 - sonsuzluğun sınırları:
http://www.megavideo.com/?v=mfsigdnb

bölüm 11 - anıların ısrarı:
http://www.megavideo.com/?v=2d5j7xlh

bölüm 12 - galaktik ansiklopedi:
http://www.megavideo.com/?v=y1vp1zzu

bölüm 13 - kim yeryüzü için konuşuyor?:
http://www.megavideo.com/?v=05grwepm

4 Eylül 2011 Pazar

Aşırı Bir Yorum Üzerinden Trajikomik Bir Tahlil Denemesi

Uyarı: Bu şiir ve şiir tahlili denemesi hiçbir şekilde ciddiyet içermemektedir. Tamamen can sıkıntısı içerisinde kıvranan Abuk ve Negatif insanlarının ortaklaşa can sıkıntılarını gidermek için ortaya atılmış bir eğlence ürünüdür. Kamuoyunu baştan uyarmayı bir görev biliriz. Sevgiler saygılar.

BİR ORTA YAŞ SENDROMU OLARAK: BEN KİMİM Kİ?

Ben Kimim Ki? 

                      Sevgili dostum, yönetmen Kim ki? Duk'a

beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor.

Negatif
---------------------------------------------------------------

Edebiyat dünyamızın sabırsızlıkla yeni şiirlerini beklediği Negatif Bey, uzun bir aradan sonra biz şiir severleri sevindirerek yeni şiirini edebiyat dünyamıza hediye etti. Uzun zamandır ortalıklarda görünmeyen Negatif Bey, bu uzun zamanı fazlasıyla değerlendirdiğini kanıtladı bize. Yeni şiir kitabı, "Ben Kimim Ki?" şiirimize yeni soluklar getirdi. Sürekli bir görünüp, iki inzivaya çekilmesiyle meşhur şairimiz, kalemini fazlasıyla sivreltmiş, yaşamını olduğu gibi şiire katmış. Toplam 17 şiirden oluşan kitabı, kitapçılarda yerini çoktan aldı. Neden 17 şiir diye sorarsak, burada da şairimizin güzel göndermesi var aslında. Şiirleri insan yaşamının dönemlerine göndermelerde bulunan şairimiz, yazdığı toplam 17 şiirle biz şiirseverlere birçok şey hatırlatmayı amaçlamış. 17 ise, doğrudan, insanların en güzel yaşı olan 17'ye bir gönderme. "Şairler hep 17 yaşındadır" lafını burada hatırlatmakta fayda var. Bu 17 şiirinde de şairimiz imge dünyasıyla şiir dünyasını temelinden sarstı. Lafı fazla uzatmadan, şairimizin kitabıyla aynı ismi taşıyan en  güzel şiiri "Ben kimim ki?" adlı şiirini inceleyelim;

Ben Kimim Ki?: Şiirin başlığı, bir sorgulamayı içeriyor. Bu sorgulama daha çok, insanın gelişim aşamalarını içeren gelişimsel dönemlerini kapsayan bir olgu. Özellikle, ergenlik dönemlerinde "kimlik inşaası" yaratılırken insanın ortaya attığı bir sorudur. İletişim çağında olduğumuzdan, hızla yarışan insanoğlu, eski çağlardaki gibi kendini sorgulamayı bir kenara bırakmış, ve daha çok çevresindeki gelişmelere kafayı takmıştır. İşte, şairimiz, şiirinin başlığına taşıdığı bu sorgulamayla, insanoğlunun bu unutkanlığına, kendini "yeniden" hatırlaması gerektiğine işaret ediyor. "Ben kimim" sorusu, insanoğlunun ilk çağlardan itibaren kendisine sormaya başladığı bir sorudur. Delphi tapınağının girişindeki "Kendini Tanı" yazısı da buna işaret eder, yüzyıllar boyunca günümüze kadar uzanan feylesoflar, yazarlar, şairler hep bu olguya işaret etmiş, bu soruya cevap aramışlardır; "Ben Kimim?", "İnsan Kim?"...Türlü türlü cevaplar gelmiştir bu soruya, tarihin tozlu sayfalarında her kafadan bir ses çıkıyor görüntüleri/sesleri gelse de, bu gelen cevapların hiçbiri yanlış değildir. Her biri, işin bir ucundan tutarak bu soruya cevap aramış ve cevaplar üretmiştir. Şairimiz, inzivaya çekildiği zamanlardaysa, bu soruyla fazlasıyla ilgilendiği belli oluyor. Kendisiyle uzun uzun sorgulamalara girişmiş ve bebeklik çağlarından itibaren, yaşadığı şu ana kadar uzanan zaman dilimlerini, gelişimsel dönemlere bölerek şiirlerinde cevaplar üretmeye çalışmıştır. Şairimiz, şiirini koyduğu bu başlığıyla, şiirini okumadan önce, bizi, kendimizi sorgulamamız için yemyeşil dağların tepelerine davet ediyor. Neden yemyeşil dağlar peki? Gökyüzünü izlemek için gözlemevleri, dağların en tepesine inşaa edilir, gökyüzü dağların doruklarından izlenir, en güzel gökyüzü gözlemi bu doruklarda yapılır. Şairimiz, göndermeleriyle, imgeleriyle bizi daha başlıklarda vurmasını çok iyi bildiğini kanıtlıyor.

Sevgili dostum, yönetmen Kim Ki? Duk'a: Şairimiz, şiirini ithaf ettiği, uzak doğulu yönetmen Kim Ki Duk'u anarak, şiirinin içeriği yönünde bize gizli mesajlar veriyor daha şiir başlamadan. Bilindiği üzere, Negatif Bey'le Kim Ki Duk, yılları deviren bir dostlukla birbirlerine bağlıdırlar. Kim Ki Duk da, bu dostluğun hatrına bir filmini Negatif Bey'e ithaf etmiş, Negatif Bey de bu jestin altında kalmayarak, dostluğa olan saygısıyla bu güzelim şiiri, sevgili dostu yönetmene ithaf etmiş, biz okuyucularını duygu seline boğmuştur. Şiirin ithaf bölümüne yeniden dönersek, bunu anlayabilmek için, Kim Ki Duk'un filmlerini izlemekte fayda var. Çünkü şiir, gerçekten de bu yönetmenin filmlerin, içeren bir "sessizlikle" örtülü. Bilindiği üzere, Kim Ki Duk'un filmleri, diyalog yoksunudur. Yönetmen, karakterlerini konuşturmayarak, sinemanın gerektirdiği gibi görüntülerle anlatmak istediklerini anlatma yoluna gitmiştir. Fazla söz, kalabalık yaratır, gürültü yaratır. Yönetmenimiz, filmlerinde diyalogları çıkararak, en güzel anlatım yoluna yaklaşmış, az sözle mükemmel anlatımları yakalamıştır. Şiir de böyledir, şiirde ne kadar az sözcük olursa, o kadar iyidir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın, az söz denilen şey, gereksiz sözcükleri ayıklayarak, az sözle birçok şey anlatmaktır, birçok imge çağrıştırmaktır. "Saf Şiir" denilen kavramın özü de buradadır. Büyük şairler, ömürleri boyunca bu "saf şiir"e yaklaşmak için didinip durmuşlardır. Şiirimizin, ithaf bölümünde bile, şiirsel bir anlatıma yapılan göndermeyi içerir.Ayrıca yönetmenin adıyla ve şiirin adıyla yapılan sözcük oyunu takdire değer niteliktedir.


beynim sulanmış ekmek ban ye
ban bana bakışını
:

Hatırlatmakta fayda var, argomuzda buraya taşıyamayacağımız bir deyiş vardır. Şairimiz burada bu söylemi alıp, cinsellik içeren bağlamından kopararak çok farklı bir söylem çizgisine çekiyor. Ergenlikten itibaren "zirvesinin doruklarına" ulaşan cinsel istek, 30'lu yaşlarından itibaren olgunluk çağlarına erişir ve 35'inden sonra da bunun yerini çok farklı şeyler, istekler, hedefler alır. Şairimizin yaşının 37 olduğunu göz önüne alırsak, bu bağlamın da açıklığını kavrayabiliriz. Beynim sulanmış, söylemi, artık sorgulamalardan, kendini aramaktan yorulmuş, çorbaya dönmüş bir beynin yalnızlığını anlatıyor. Ban bana bakışını dizesi de, bu yalnızlığı, sorgulamaların karanlık bir yalnızlık içerisinde yapıldığını ve sorgulamalar, cevap aramalara yönelecek "bir bakış"ı aradığını anlatıyor. Banmak fiili de, kendisine yönelecek olan bakışların, bu muazzam beynin içerisinde yankılanan sorgulamaların, bir bölümüne yönelerek hiç değilse bile bir yardım eli uzatmasını ve, ortak bir şekilde cevap aramaya çağırıyor. Yalnızlık çok kötü bir şey azizim. Yalnızlıktan öte, anlaşılamamanın getirdiği o karanlık yalnızlık. Şairimizin çıkmazlarından bir tanesi de bu, şiir dünyasının mayası olan en önemli özelliği.

içimden geçen nehirleri seyre dal
geçit vermez dağlar
ve yollar
:

"içimden geçen nehirleri seyre dal" dizesi, yukarıdaki dizeleri perçinleyen bir anlatım olmuş. İçimden, beynimden ne sular akıp geçiyor gürül gürül farkında mısın? Niye bir kulak uzatmıyorsun, dinlemiyorsun içimde çağlayan yalnızlığı, diye barım barım bağırıyor resmen. Nehrin de bir varış noktası, hedefi vardır, o da denizdir, okyanustur. Yani çok derin yerlere giden bir yalnızlık, bir hayatı sorgulama meselesi. Şair bu dizeden itibaren, yaşamının hedefine işaret ediyor, bu aklımıza gelebilecek herhangi bir şey olabilir. Fakat, hedefe ulaşmak kolay değildir. bunu da "orta yaş şiirleri"nde de apaçık bir şekilde gördüğümüz klasik bir imge haline gelen "dağ imgesi"ni katarak anlatmayı seçmiş. Şairimiz aslında bu imgeyle, klasik anlatıma bir başkaldırı gerçekleştirmiştir. Artk bıkkınlık veren, hemen hemen bütün orta yaş şiirlerinde yerini alan bu dağ imgesini, nehirlerle birleştirerek, bambaşka bir soluk getirmiş. Ferhat ile Şirin'den itibaren bizim de halk edebiyatımızda yer almaya başlayan bu "geçit vermez dağlar" söylemi, hedefe ulaşmanın zorluğu, artık orta yaştan itibaren karanlık bir yalnızlık içerisinde yoğun bir şekilde gözlemlenen sorgulamaları, "ne idim, ne oldum?" arayışının bir türlü gelmek bilmez cevaplarını içeriyor. Hayatın muhasebesi, ve gençlik çağlarından itibaren varılmak istenen nokta, ama hayat şartlarının cilveleri eşliğinde varılmak istenen noktadan, hedeften çok başka yerlerde kendini bulmanın getirdiği büyük hüzün, insanı perişan eder. Şairimiz de çekildiği inzivada, bu büyük hüznü duymuş olmalı ki, bu klasik anlatımı kullanarak, bize bunu ironik bir şekilde dile getiriyor.

akşamüzerileri
kıçımın kenarı
sızlar sızlar sızlar
:

Bu dizelerde de, sorgulamaların, genellikle, güneşin battığı zamanlarda ortaya çıktığını ve sorgulamaların genellikle, kıç üstü oturarak yapıldığını ve saatlerce sürdüğünü, böylece kıçın uyuşup sızladığını dile getiriyor. (Bu kısım üzerine fazla konuşmak yersiz, ne idüğü belirsiz kapalı (kapalı şiir mi olur? hayatta olmaz, her şiir açıktır) bir anlatım yolunu seçmeyi yeğlediği için, anlamadığımızdan dolayı üzerinden şöylece bir geçip gitmeyi uygun gördük. )

kimse görmeden
ufukta bir uzaylı geçiyor
geçinip gidiyoruz işte
. :

dizeleri de, şairimizin içinde bulunduğu derin, karanlık yalnızlığa yeniden dikkat çekiyor. Kıç üstü yapılan, akşamüzeri, sorgulamaları, kimsenin görmediğini haykırıyor. Sadece çok uzaklardan ziyarete gelen, garip bir uzaylının ufuk çizgisinden ufosuyla gelip geçmesiyle, çok uzaktaki kendini anlayabilecek canlıları anlatıyor. Yakınındaki kişilerin bir türlü kendisini anlamadığından yakınan şairimiz, hayalinde yarattığı bu uzaylıyla bir nevi teselli buluyor, onun ufosuyla geçip giderken, kendisine el sallayıp, "merak etme hacı, ben anlıyorum seni, kıçını bereket" diyerek, karanlık yalnızlığına dost oluyor. "geçinip gidiyoruz işte" dizesi de, çok hüzünlü bir anlatımı barındırıyor. Okuyunca gözyaşlarımızı tutamıyoruz, hüngür hüngür ağlıyoruz bu karanlık yalnızlığı görünce.

bir de hakkı var
yanımda
o da selam söylüyor..
:

Bu dizelerde de, çözülemeyen derin yalnızlık, şairin hayal dünyasını daha çok geliştirerek, kendisine hayali bir arkadaş edinmesini sağladığını gösteriyor. Bu hayali arkadaşın isminin "hakkı" olması fazlasıyla dikkat çekici. Yıllarca yakın çevreleri kendisini anlamadığı için ağır bir depresyona giren şairimiz, bu depresyonu kendisine hayali bir arkadaş yaratarak atlatmayı seçiyor ve, bu hayali arkadaşın üzerinden aldığı ağır yüklere bir şükran niteliğinde ona "hakkı" ismini veriyor. Hayali arkadaşının hakkını veriyor.

--------------------------

Etraflıca tahlil ettiğimiz bu şiirde, anlaşıldığı gibi orta yaşların ağır sendromları olan "kendini sorgulama" "hayatı sorgulama" "derin, karanlık bir yalnızlık" içerisinde örülmüş bu şiir, bizi karanlık bir anlatımla sarıyor ve bu orta yaş çıkmazlarının içerisinde derin bir hüznün içerisinde bırakarak, beynimizi eriten bir sorgulama içerisine itiyor. Şairimiz, bu şiirinde başlığından itibaren klasik söylemleri, bağlamlarından kopararak, bambaşka anlatımlar içerisine yerleştirerek, klasik orta yaş şiirine bir osmanlı tokadı atıyor, kendisine gelmesine sağlıyor.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bayram

Her insan için bayramın geldiğini anlamanın farklı yolları vardır. Kimisi için, evin her yerine yayılan annelerin güdümüyle gerçekleşen (nasıl bir cümle oldu bu?) "bayram temizliği" ile, kimisi için "yeni kıyafetler" alma teleşı ile, kimisi için takvimler, televizyonlar, sosyal medya, cep telefonları vs...

Benim için de bayramın geldiğini anladığım zamanlar mezarlıkla ilgili. Şimdi, mezarlıkla bayramın ne alakası olabilir diyebilir insan. Açıklayacağım efendim. Aradaki ilişkiyi açıklamadan önce belirtmem gereken birkaç nokta var. Şu sol taraftaki fotoğraf, iki hafta önce çekilmiş, gugıl sağolsun. Bu fotoğraftaki yer "Salihli Asri Mezarlığı". Evimin 7/24 manzarasıdır. Kapılarımız karşılıklı, aramızda cadde var sadece. Duvalarında gördüğünüz gibi çalışma var, bugün itibariyle hemen hemen bitmiş durumda, duvarlarını yenilediler, kırmızı küçük tuğlalalarla, şekil yaptılar mezarlığımıza. Bir evin mezarlığa karşı olması elbette ki birçok insanı ürkütebilir, hatta yıllardır, arkadaşlarımın bana yönelttiği soru da şudur; "Geceleri korkmuyor musunuz?" Sağolsunlar, istisnasız her biri sordu bu soruyu, ben de her defasında "Yok, niye korkalım ki?" diye cevap verdim. Mezarlık sessiz sakin bir yer, ölülerden hiçbir zarar gelmiyor, dahası yaşayanlar mezarlığa geceleri girip türlü işler çeviriyorlar. Mezarlıkla ilgili bütün anılarımı başka zamana bırakıyorum, bir gün detaylı bir şekilde "mezarlığı" anlatacağım. Bugün mezarlığa değinmemin asıl nedeni "bayram"ın geliyor olması. Evet, alakasına da gelirsek;

Bilenler bilir, adettendir, dini bayram arefelerinde "vefat etmiş yakınlar" ziyaret edilir. Benim manzaram olan, memleketimin mezarlığı da, 365 gün boyunca, en yoğun günlerini dini bayram arefelerinde yaşar. Hatta 3 gün öncesinden dolmaya başlar. Ama benim bayramın geldiğini anladığım anlar, insanların yoğun olduğunu görmem değil. Bambaşka bir şey.

Koyduğum fotoğrafa dikkatlice baktığınız zaman, cadde boyunca gördüğünüz duvar kenarına, 3 gün öncesinden, kadınlı erkekli "Roman"ların doldurması. Bu roman, kitap olanı değil tabi. Bildiğimiz çingeneler. Gerçi bu güzelim kelimeyi de yasakladılar sanırım, ama hiçbir şekilde aşağılama amaçlı dile getirmiyorum burada, birbirlerine "çingene" diyorlar zaten. Neyse...Efendim, 3 gün öncesinden, Romanlar bu duvar boyunca, kapı önünden başlamak suretiyle "yer tutmaya" başlarlar. Geceleri de, yerlerini kaptırmamak için küçük bir sedir üzerinde, iki sandalyeyi birleştirip üzerinde, ya da yere bildiğimiz "döşek" serip yatarlar. Geceleri de hiç susmazlar, arada kavga ederler birbirleriyle paylaşılamayan "yer" için, arada da şarkı söylerler, ya da oturur muhabbbet ederler birbirleriyle. Amaç, mezarlığın en kalabalık olduğu bayram arefeleri ve bayram günlerinde en güzel yeri kapıp "ziyaretçiler"e çiçek satabilmek.

İşte, benim için bayramın geldiğini anladığım zamanlar, Romanların mezarlığın duvarlarının kenarlarına 4-5 günlük kamplarını kurmalarını başlamasıdır. Bu 4-5 günlük süreci izlemek oldukça zevklidir aslında. Özellikle geceleri, birbirleriyle kaldıkları zamanlar. Balkona çıkıp sigara içtiğim zamanlar, konuştuklarını, kavgalarını, şarkılarını, kahkahalarını, birbirlerine bağırmalarını izleyip dinlemeyi seviyorum. Bir gece, yoldan geçen bir çift, duvar kenarındaki çiçekçi kadından çiçek alacak,  yanındaki sevgilisine (nişanlısı da olabilir) bir demet karanfil alacak olan adam, kadınla tam tamına yarım saat (30 dakika) pazarlık etti. Kadın 10 liradan aşağıya bir kuruş inmezken, adam da en fazla 5 lira vereceğini söyleyip durdu. En sonunda çiçekçi kadının dediği oldu, ve 10 liraya anlaşıp, çiçeği aldılar gittiler. Gecenin saat 2'sinde oldu bu olay geçen sene. Dün gece de, gecenin saat 4'ünde öyle bir kavga ettiler ki birbirleriyle bütün mahalle ayağa kalktı. Birbirlerine girmediler fakat, bağırmaları yetti. Bu kavga da "yer kavgası"ydı anlayacağınız üzere. Ve tam 24 dakika boyunca birbirlerine bağırıp durdular. Bunu, bir şikayet şeklinde söylemiyorum, yıllardır böyle bu durum, ve yer yer rahatsız edici noktalara geldiği zamanlar olsa da, gerçekten güzel bir renk getiriyorlar. Babamın tanıdığı bir adam var mesela çiçek satan, onun köşesi her sene belli, artık nasıl ayarlıyorsa, her sene giriş kapısının tam önünde sol kenarda şemsiyesini açıp kuruyor tezgahını. En güzel yer de onun bence. Anneme bu zamana kadar, normal zamanlarda tek bir çiçek aldığını hatırlamadığım babam, yıllardır bu çiçekçi adamdan, bayram günleri, bir tane karanfil alıp anneme verir. Bu da benim için bir bayram alametidir.

Sadece mezarlığın duvar kenarında değil, bizim evin önünden başlamak suretiyle, caddenin iki kenarında da sıralanırlar. Çoluklu çocuklu, kadınlı erkekli...Şimdi de, ben bunları yazarken (tam da mektup havası oldu şimdi, ben bu satırları yazarken diye) dışardan sesleri geliyor. "Bir karanfil 1 lira", "20 tane karanfil 6 lira" sesleri karışıyor, araba, insan seslerinin arasında. Mezarlık kalabalıklaşmaya başlıyor gitgide. Şehirdışından gelenler bugünlerde yoğunlukta, araba plakalarından anladığım bu. Her sene böyle dediğim gibi. Bu arefe günlerinde mezarlığa şehirdışından gelenler ziyarete geliyor. Bunu da yazın bir kenara.

Mezarlığa gittiğinizde dikkat ettiniz mi? Mezar başlarında özellikle, hep "selvi ağacı" vardır. Selvi ağaçları doldurur mezarları. Nedenini merak ettiniz mi hiç? Mezar taşlarının üzerinde de vardır, yeşil renkte çizilmiş, isimlerin üzerinde, ya da altında "selvi" ağacı vardır. Bunun nedenini, "tasavvuf"tan öğrenebiliriz. Bize de, zamanında "eski türk edebiyatı" hocamız anlatmıştı. Selvi ağacı, "arapça'daki elif harfine benzer", "elif harfi" de Allah'ın tekliğini temsil eder, ve Allah kelimesi de "elif" ile başlar...Vefat eden insan, Allah'ın birliğine kavuşur, "Mevlana'nın" "şeb-i arus" diye nitelendirdiği de, bu birliğe kavuşmaktır. İşte bu nedenlerle de, mezarlıklarımızda, mezarların başına "selvi ağacı" dikilir.

Bayram, mezarlık, Romanlar, tasavvuf, derken yine daldan dala atladık. Herkese şimdiden güzel bayramlar...

25 Ağustos 2011 Perşembe

boşluk

Gökyüzündeki boşluğa karışıp giden sözler, en güzel sözlerimizdir. Boşluğun içine süzülüp yokolması da bu yüzden canını sıkar insanın. Sıkmakla da kalmaz fazlasıyla üzer. Boşluğun içinde bizden süzülüp giden sözlerin üzerine katıp da bize çevirebilecek birisinin olmaması en çok üzen şeydir insanı.

Boşluğun derinliklerinde hiç kimsenin olmaması.

İnsanlarda bir kendini anlatma yarışı, sürekli bir şeyler söyleme derdi (bende de var bunlardan). Oturup karşısındaki insanı doğru düzgün dinleme isteğinde olan insan neredeyse hiç yok. İşte burada da bir "anlaşılamama korkusu" devreye giriyor. Oğuz Atay, Tutunamayanlar romanını yazdıktan sonra, hiçbir yayınevi kitabını basmaya cesaret edemiyor, her çaldığı kapı suratına kapanıyor. Kitabı basılsın, insanlar okusun beni "anlasın" derdinde en son çare olarak TRT'nin roman yarışmasına gönderiyor kitabı. Jürideki insanların kitabı sonuna kadar okumamasından korkuyor en çok. Yarışmayı kaybedeceğinden değil. Bunun için de Cevat Çapan'ı sokuyor devreye, jürideki tanıdıklarına rica etmesini istiyor; "kitabı kayırmasınlar ama okusunlar sonuna kadar". Çünkü biliyor ki bu ülkede edebiyat yarışmalarındaki jüriler kendi kafasındaki (ideolojisindeki) kitaplara ödül dağıtır. Bunu zamanında günlüğüne yazdığı şu notta belirtmiş. Benim ve yakın arkadaşlarımın sürekli olarak dile getirdiğimiz bir şey;

"birbirlerine ödül dağıtan, oyunun kurallarını bozmaya cesaret edemeyen kültür gangsterleri" (s. 138)

"Kültür gansgterleri" ne güzel bir tanımdır. Günümüzde de var bu, edebiyat ödülleri dağıtılıyor, bir ödül solu fikirde olan yazarlara, bir ödül dindar görüşlü yazarlara, bir ödül milliyetçi/muhafazakar yazarlara...Böyle böyle dağıtılıyor ödüller. Sonra neler oluyor? Bu ödülleri alan kişiler, ölüp gitmiş türk edebiyatının ağır kalemlerine olur olmadık yorumlar yapıyorlar. Maksat da tamamen "reklam". Adım duyulsun, kitaplarımı alsın insanlar. Bunun dışında da, bu sürekli gürültü yaratan "gereksiz sesler" yüzünden biz nice güzel kalemi okuyamıyoruz. Bu nice kalemlerin sesleri niye duyulmuyor? Adamların derdi isimlerini duyurmak değil ki. Yazıyorlar, bir şeyler üretiyorlar. Birileri de gelip bir şekilde okuyor bu insanları. Gerçek edebiyat severleri bir şekilde ulaşıyor bu "adı sanı pek duyulmayan yazar"a.

Aynı şekilde, Oğuz Atay'a her kapı yüzüne kapanırken, hiç bilinmedik bir yayınevinin (Sinan Yayınları) sahibi, bir şekilde kitabını okuyor TRT roman ödülünü kazandığını duyup da ulaşıyor kitaba. Ve dükkanının karşısında da Oğuz Atay'ın Topoğrafya kitabını satan bir kitabevinden, şans eseri, tanıyor ve bir şekilde ulaşıyor Oğuz Atay'a ve kitabını basmak istediğini söylüyor. Ve ilk basımda da 5000-6000 kadar kitap basılıp satılıyor. Tutunamayanlar'ın basım aşaması böyle.

Yani, ben ipin ucunu yine tutamayıp olmadık yerlere geldim yine. Ama diyeceğim şuydu, ortalıkta bir sürü gereksiz ses var, hep vardı ileride de hep olacak. Ama onlar istediği kadar yırtınsın, siz kulağınıza almak istediğiniz sesleri gidip buluyorsunuz bir şekilde. Gökyüzüne boşluğa saldığınız sözleriniz, ne olursa olsun, gitmesi gereken kulaklara gidiyor. Değeri veriliyor. Arasından geçtiği "kuru gürültü"yü o kadar kafaya takmaya gerek yok. Onlar başlangıçtan bu yana sürekli tepiniyor birbiriyle.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

hayatımdaki en güzel ömürden ömür götüren 30 dakikam

Bendeki bu halleri artık anlamaya çalışmaktan vazgeçtim. Defalarca düzelteceğim demekten yoruldum, ama vazgeçmiyorum sanırım şu sorumsuzluklarımdan. Artık tam tersini söyleyeceğim belki bir işe yarar. Yoksa tutmuyor dikiş, her defasında tamam bu son demek de yaramıyor.

Kısa keseyim, bugün üds başvurularının son günüydü. Geçen hafta pazartesiden itibaren başlayan bir süre bugün itibariyle sona eriyordu. Ben sözde geçen hafta halledecektim bunu. Ama "yine" gizli kişiliğim ortaya çıkarak, ben her şeyden mahrum etti (ne güzel değil mi? bir aksilikte bile gizli kişiliğime suç atıyorum, özbenliğimi kurtarıyorum, aklıyorum kendimi. bazen gerçekten çok komiğim. evet.). Geçen hafta, anlayamadığım bir şekilde geçiştirmelerle geçti. Bu pazartesi yapacaktım "sözde" ama nedense hep uyuyakalıyorum.

Ve bugün son günüydü, Uyumamak için sabaha kadar kitap okudum. 8'e kadar dayanabildim, o halde. 8'den sonra da açtım televizyonu sabah haberlerini izliyorum. 9 oldu saat, yarım saat biraz uzanayım dedim. Saat 9:30'da kalkarım, hazırlanırım yarım saatte 10'da evden çıkarım. Öğle tatiline kadar da bankaya parayı yatırır eve dönerim diye hesapladım. Her türlü ihtimali göze alıp da, ne olur ne olmaz uyuyakalırım diye telefonun saatini kurup, elime sıkıştırdım. Evet, uyuyuş o uyuyuş. Sonra bir uyandım, saat 16:20. Yataktan nasıl sıçradığımı hatırlamıyorum. Telefonuma baktım, ne alarmı duymuşum ne sevdiceğimin 10'a yakın aramasını duymuşum, ne mesaj seslerini duymuşum. Ne bok yiyeceğim ben lan,hstir, lanet herif hep bu uykun yüzünden kaçırıyorsun her şeyi gibi laflar ederken kendime, bir taraftartan da hazırlanıyorum. Aklımda tamam hazırlanıyorum da banka kapanacak lan gibi düşünceler geçiyor bir taraftan. 5 dakika içinde hazırlandım nasıl olduysa, evin altındaki dükkanda çalışan bir çocuk var, hemen koştum yanına, işin yoksa beni motorla çarşıya at diye rica ettim. Bindik motora 5 dakikada bankadaydım bu arada saat olmuş 16:35. Bankada sıra yok allahtan, hemen sıra aldım, 10 dakika cehennem azabı gibi bir sıkıntıyla bekledim. Sıra bana geldi ve yatırdım parayı.

30 dakika geç uyansam kendimi yüksek bir yerlerden atabilirdim.

Şimdi ben bunları niye anlattım? Çok anlamsız geldi birden. Öyle basit sıradan, hiçbir önemi olmayan bir olay. Ama gelin bana sorun bir de, O geçirdiğim 30 dakikada ömrümden ömür gitti benim. Beynimin bu kadar hızlı bir şekilde çalışabildiğini unutmuşum ne zamandır. Her türlü olasılığı art arda sıraladı sağolsun. Bundan sonra böyle uyumak mı? Geberinceye kadar uyuyacağım, her türlü beyin fonksiyonum çürüyünceye kadar uyuyacağım! (Belki tersini söylersem etki eder o_O)

ya ben lan neyse bir şey diyemiyorum

18 Ağustos 2011 Perşembe

my body is a cage



En sevdiğim dizi House M.D'nin 7. sezon 16. bölümünde ilk kez duyduğum ve o gün bugündür dinlemekten bıkmadığım bir şarkı. House ile ilgili ilerleyen zamanlarda daha geniş bir şeyler yazmak niyetindeyim. Hugh Laurie'nin oyunculuğu üzerine, House dizisinin senaryosu üzerine, kısaca bir dizinin neden/nasıl bu kadar mükemmele yakın bir hale gelebileceği konusunda yazma niyetindeyim. Ama bugün değil. Bu şarkının bu kadar güzel oluşunu anlamak için aslında, House dizisini de izlemek lazım bana göre. House adlı karakteri 7 sezon boyunca izledikten sonra şu şarkıyı da dinleyince, şarkının nasıl daha fazla anlamlı hale geldiği anlaşılabilir sanırım. Gerçi, bir şarkının güzelliğine varabilmek için illa ki bir şeyler izlemeye de gerek yok tabi ki. Ama nedense, House karakteriyle daha da anlamlı ve güzel buluyorum bu şarkıyı ben. Sadece bu şarkı da değil, House dizisinin her bölümünde çalan müzikler de çok güzel (soundtrack diyor bazıları). Öyle yurdum dizileri gibi değil, senaryosuyla, oyuncularıyla, müzikleriyle daha sayamadığım birçok özelliğiyle sanat ürünü bence. Neyse fazla uzatmaya da gerek yok. Bir de, şarkıyı dinledikten sonra, şu dizide çaldığı sahneyle beraber izleyin, House'un manyaklık yapıp, bilmem kaçıncı kattan balkondan kendini aşağıya bıraktığı sahnede;





16 Ağustos 2011 Salı

Başıma Bir Şey Gelmeyecekse, Charles Bukowski'yi Sevmiyorum

Bukowski' yi sevmiyorum. Çok sert bir giriş oldu bu ama, nedense içimde bir nefret uyandırıyor bu adam. Bu ülkede binlerce seveni var. Onlarla Bukowski konuşmaya çabalamak neredeyse imkansız. Onlar da haklı, sonuçta edebiyat denilen şey tamamen zevke yönelik bir şey. Ama ne bileyim, bu tür bir adamın böylesine delice seviliyor oluşu beni kahrediyor.

Neden sevmediğime gelirsek, iki önemli nedeni var bunun. Birincisi, bu adamın "Sıcak Su Müziği" adında küçük hikayelerinin olduğu bir kitabını okudum çok önceleri. Belki benim hatam bilemiyorum, Bukowski' yi okumaya başlamak için doğru kitap bu muydu? O zaman için de pek sorgulamadım. Kitabın ilk sayfalarından itibaren zar zor ilerleyebildim. Her sayfada; "osurdum, geğirdim, sıçtım, şu kadar kadınla seviştim" gibi sözcüklerin defalarca geçmesiydi. Bukowski severlere göre, bu onun özelliğiymiş, anlatılmayanları anlatıyor, kimsenin anlatmaya cesaret edemeyeceği pislikleri dile getiriyormuş. Benim edebiyat zevkime göre de, edebiyatta her şey anlatılabilir, ama belirli bir dozu olmalı bunların. Aynı sözcükler sürekli tekrar edilirse her sayfada, kimse kusura bakmasın o kitap beş para etmez olur benim için. Yazarın bu tür şeyleri sürekli dile getirmesine gerek yoktur, zaten okuyucu bunları kafasında tamamlar. Ben bu tür şeyleri dile getirdiğim zaman, bir Bukowski severin karşısında, "edebiyattan zerre anlamayan bir insan" olarak suçlanıyorum. Edebî zevkim hiç yokmuş benim. Varsa yoksa, kalıplar arasına sıkışıp kalmış, yazarlara odaklanmışım, böylesine sınırları olmayan, MİKKEMMEL bir yazarı anlayamıyormuşum bu yüzden (nerelerimle gülebildiğimi az çok tahmin edebilmişsinizdir umarım). Sürekli, her sayfada "osurdum, geğirdim, sıçtım, seviştim" kalıpları, kalıp değil çünkü, bambaşka bir olay. Sırf bu yüzden ben Bukowski'yi anlayamadım, kitabı yarıda bıraktım, sıkılıp attım bir köşeye (köşeye fırlatıp atmamın nedenini şimdi anlatacağım).

Bir ikinci nedeni (benim için en büyük sebebi) ise, kitabı okurken, ortasındaki bir hikayede şu cümleleri görmemdi;

-"Hesse okumuş muydun?"
-"Hayır, eşcinsel değilim."

Şu cümleleri defalarca okudum. Acaba ben sıkıldığım için anlamsızca sözcükler mi üretiyorum kendi kendime diye. Fakat, defalarca okumama rağmen, cümleler değişmedi. Hermman Hesse gibi bir yazarı okumakla, eşcinselliğin ne alakası olabilir diye kendime sorup durdum. Ama bir alaka göremedim. Şimdi burada, "homofobik" olmakla bile suçlanabilirim. Kaldı ki, ben bir Bukowski severe şu cümleleri söylediğimde, "sen homofobiksin sanırım" diye suçlanmışlığım da vardır. Şimdi, bu cümleleri kuran Bukowski homofobik olmuyor da, ben, Hesse'ye karşı böyle bir suçlama getiren Bukowski'yi eleştirdiğimde "homofobik" oluyorum. Ayarlarımla fazla oynamışlardır evet. Hesse'nin benim hayatımda çok önemli bir yeri var onu belirteyim hemen. Benim okuma serüvenimi başlatıp körükleyen kitap Hesse'nin "Narziss ve Goldmund" kitabıdır. Benim gibi bir insan da, Bukowski'nin kitabında, "Hesse okumak, eşcinselliktir" mesaj içerikli cümlesini okuyunca ne yapsın sorarım size? Kitabı kapatıp, doğruca uzağa fırlattım. Öyle, abartmıyorum ciddi anlamda alıp fırlattım duvara doğru. Ve işin en komik tarafı da az önce söylediğim gibi, bu cümleleri yazan adamın, homofobik olmaması ama benim bundan şikayetçi olduğumu dile getirdiğimde benim homofobik olmam. Oh ne ala memleket değil mi?

Bir taraftan, Bukowski'nin birkaç güzel şiiri var. Onları ayırıyorum. Ama nedense düz yazıları berbat. Sevenlerine hiçbir şekilde bir şey söyleme hakkım yok, sevdiği yazarı okumakta serbest herkes. Ama yeri geldiğinde, bir Bukowski severle Bukowski tartışmaya başladıktan sonra, çok kötü bir şekilde bitiyor tartışma. Ortası yok. Seven yere göğe sığdıramıyor, dünya üzerindeki en iyi yazar sıfatı verip dokunulmaz ilan ediyor, sevmeyen de (benim gibi) ölesiye nefret ediyor bu adamdan. Daha sonra birkaç kitabını okumaya çalıştım ama başarılı olamadım, birkaç sayfadan sonra sıkılıp bıraktım. Benim edebiyat zevkime göre değil adamın yazdıkları. Hatta daha da ileriye gidip diyebilirim ki; hiçbir şekilde bir edebiyat sınıfına sokulmaması gereken bir yazar. Sırf şu sebepler yüzünden diyorum ki; "Başıma bir şey gelmeyecekse Charles Bukowski'yi sevmiyorum".

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Bir Sabah Bir Apartımanda Öyküsü ve Bakış Açısı

Sabahattin Kudret Aksal, edebiyatımızda adı çok geçmeyen yazarlarımızdan bir tanesi. Hikayelerinin bir arada toplandığı kitabının adı da "Gazoz Ağacı" (ne kadar güzel bir isim değil mi? Aynı isimli hikayesi de kitabın içinde var, konusu da ilginç. Adının neden Gazoz Ağacı olduğuna da ilerleyen zamanlarda değinebilirim umarım).

Gazoz Ağacı, içinde beni etkileyen hikayeleri barındıran bir kitap. Üstünde durduğum birçok hikaye var fakat benim için kitaptaki en önemli hikaye "Bir Sabah Bir Apartımanda" adlı öyküsü. Bu öyküyü defalarca okudum. Her okuduğumda da ayrı bir tat alıyorum hikayeden. Konusu çok basit aslında, ama konuyu işlemesi çok güzel Sabahattin Kudret Aksal'ın. Hikaye kısaca "Bakış Açısı" konusunu irdeliyor. Bu hikayeyi her okuduğumda, içimde nedense ileride öğrencilerime "Bakış Açısı" nedir diye öğretmek istersem bu hikayeyi okutacağıma dair güzel bir istek doğuyor. "Bakış Açısı" kavramının hayatımızda çok önemli bir yeri var aslında. Buna rağmen de, birçok kişinin sahip olamadığı bir kavram. Bu eksik olduğu zaman da, dünyayı, yaşadıklarımızı kendi gözlerimizden değil, bize anlatılan şekilde, başka kulakların, gözlerin anladığı şekilde öğreniyoruz. Bir de edebiyat dünyasında da çok önemli bir yeri var bu kavramın, özellikle de "romanlarda (kurmaca metinlerde)". Romanda anlatılan konu ya da konular, birçok şekilde dile getirilir. Burada uzun uzadıya anlatacak değilim bu kavramı ama merak edip de okuyup öğrenmek isteyenler, "roman teorileri" konularında kitaplara başvurabilirler. Hatta bir tanesini buraya yazalım anlamlı olsun; "Roman Teorisi - Philip Stevick, çev. Prof. Dr. Sevim Kantarcıoğlu, Akçağ Yay, 2004".

Çok dağıtmadan konuyu, asıl bahsetmek istediğime geleyim. Buradan sonrası, hikaye ile ilgili bilgiler vermektedir. Okumayanlar için uyarayım. Sonra vay efendim biz bu hikayeyi okuyacaktık da sen şimdi anlattın bir önemi kalmadı demesin. Tekrardan uyarıyorum, buradan sonrası "Bir Sabah Bir Apartımanda" adlı öykü ile ilgili bilgiler içerir. Öyle hepsini yazmayacağım tabi ki, onlarca sayfa süren hikayenin neresini yazayım? Sadece konusunu anlatacağım;

"Öykü, bir sabah bir apartımanda, kapıcının 3. numaralı dairedeki Piraye Hanım'ın ölüm haberini, diğer dairelere iletmesiyle başlar. Apartımanda 5 tane daire vardır. Kapıcı ilk olarak 1. daireye uğrar ve Piraye Hanım'ın ölüm haberini, sabah ekmeği ve gazeteleriyle beraber apartıman sakinlerine sırasıyla iletir. Kapıcı gittikten sonra, Piraye Hanım'ın ölüm haberini alan daire sakinlerinin günlük yaşamlarını anlatır bize yazar, günlük yaşamlarının içinde Piraye Hanım'ın ölüm haberinin ne gibi değişikliklere yol açtığını, ve daire sakinlerinin Piraye Hanım ile ilgili anılarını, düşüncelerini aktarır. İlk dört dairede bu ölüm haberi pek umursanmaz. Özellikle evin hanımları tarafından. Yaşlı Piraye hanımın evlenmemiş olması sebebiyle ve gençken çok güzel bir kadın olması ve mahalledeki birçok kişi tarafından (özellikle erkekleri) saygı duyulan bir kadın olduğu için kıskanılır. Hakkında, zaten çok kötü bir kadın olduğu ve iyi ki öldüğü şeklinde şeyler söylenir. Bu ilk dört apartımanda sadece bir adam vardır, Piraye Hanım'ın ölüm haberini alınca üzülen, o da emekli bir konsolostur (konsolos olduğu hakkında emin değilim, kitabı da bulamadım, ama bulunca eğer yanlışsa düzeltirim burayı) ve kendisinden çok genç bir kadınla evlidir. Bu adam ayrıca Piraye Hanım'ın gençliğinden bu yana arkadaşıdır. Kısa bir süreliğine de olsa üzülür, eski günlerini düşünür. Bu ilk dört dairede "bir ölüm haberi"nin insanlar üzerindeki farklı etkilerini okuruz. Bu dört dairede yaşayan insanlar "bir haber"e farklı açılardan yaklaşarak, düşüncelerini dile getirirler. İlk dört dairede yazar "bakış açısı" kavramını çok güzel bir şekilde ele alarak anlatır. Ve en sonunda, kapıcı 5. daireye gider. Kapıyı çalar. Bu dairede de genç bir yazar oturmaktadır. 5. daire dediysek, çatı katı küçük bir daire. Kapıcı yazara Piraye Hanım'ın öldüğünü söyler ve gider. Yazar kapıyı kapatır kapatmaz, küçük penceresinin önüne gelir, bir sigara yakar ve Piraye Hanım'ı düşünmeye başlar. Çok da tanımıyordur Piraye Hanım'ı sadece birkaç kez görmüştür o kadar. Ama yazar bununla yetinmez, Piraye Hanım'ın gençliğini düşünür, ne kadar güzel bir kadın olduğunu, aşıklarını, neden evlenemediğini, günden güne nasıl yaşlandığını, yalnızlaştığını çevresindeki kadınları ve erkekleri...bir bir üzerinde durarak düşünür. Aslında, tanımadığı Piraye Hanım'ın o anda hikayesini yazmaya başlar. Önceki dört dairedeki insanların Piraye Hanım'a bakışlarından çok farklı bir şekilde bakar habere. Biz kalan bu son sayfalarda, ölen Piraye Hanım'ın kurgulanmış hayat hikayesini okuruz genç yazarın dilinden."

Bu hikaye, okuduğum ilk andan itibaren çok önemli oldu benim için. Ve dediğim gibi, ileride birilerine "bakış açısı"nı anlatacaksam, doğrudan bu metni vereceğim. Doğruca öğrenebilmeleri için...

Sonradan gelen zorunlu ekleme: Şimdi okuyup da bakış açısıyla ne alaka diyenler olabilir haliyle. Bu hikayeyi okuduktan sonra sorulması gereken iki önemli soru var bana göre, birincisi neden apartımanda 5 daire var. ikincisi de ilk dört dairede bakış açıları birbirinden farklıyken 5. dairede, çatı katında neden bir yazar oturuyor?

Kare bir masanın ortasına herhangi bir cisim koyalım. ve dört kenarına da dört kişiyi oturtalım. Bu dört kişinin masanın üzerinde gördüğü cismi anlatış şekilleri birbirinden çok farklı olacaktır, masa etrafında oturma düzeni ve cismi görüş (bakış) açılarıyla. ilk dört daireyi buna benzetebiliriz. 5. dairedeki yazar da, bu masanın (dünyanın) üzerindeki her şey gören bir bakış açısına sahiptir (tanrısal bakış açısı). Tanrısal bakış açısı, romanlarda en çok kullanılan anlatım tekniği olması sebebiyle de (hepsinde değil tabi ki, birçoğunda diyorum) yazar, hikayede, apartımanın en üst katında, anlatacağı hikayenin her ayrıntısını gören, duyan, bilen bir kişiyi koyarak tanrısal bakış açısına işaret ediyor.